"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Mutluluk ve Eğitim?” “Kalbe Dokunmayan Eğitim, Geleceğe Dokunamaz!”

“Sabahın ilk ışıkları okulun pencerelerine dokunurken öğretmen yine erkenden gelmişti. Koridorlar sessizdi, sınıflar boştu. Fakat zihninde onu meşgul eden bir soru her zamanki kadar canlıydı.” diyerek betimlemenin gücünden faydalanmak istedik.

Peki, o soru neydi?

Çocuklara gerçekten ne öğretiyoruz?

Matematik mi?

Dil bilgisi mi?

Sınav başarısı mı?

Yoksa hayatı anlamlandıracak o gönül rehberini; kalbin istikametini, ruhun kıblesini, vicdanın terazisini ve hakikatin meşalesini mi öğretmeliyiz?

İnsan bazen bir milletin geleceğinin ders kitaplarında değil, öğretmenlerin kalplerinde saklı olduğunu düşünmeden edemiyor. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarma işi değildir; eğitim, insanın kendisini tanıma yolculuğudur. Bir çocuğun zihnine bilgi koymaktan çok, ruhuna istikamet verebilmektir.

Peki, bu istikameti gerçekten verebiliyor muyuz?

Bugün dünyanın büyük bir kısmı mutluluğu yanlış yerde arıyor.

Daha çok kazanmak, daha çok tüketmek, daha çok görünmek, daha çok sahip olmak… Modern çağın en büyük yanlışı belki de budur. Mutluluk, reklam panolarında ve sosyal medya paylaşımlarında satılan bir ürün gibi sunuluyor. İnsanlar hayatlarını başkalarının hayatlarıyla kıyaslayarak geçiriyor; ekranlarda parlayan hayatlara bakıp kendi iç dünyalarının karanlığını büyütüyorlar. Maskeli, yüzeysel, anlık ve yalan mutluluklar sergileniyor.

Oysa mutluluk hiçbir zaman vitrinlerde olmadı, olamaz da! Ne dersiniz?

Bir zamanlar Anadolu insanı birbirine “zengin ol” diye dua etmezdi; “Allah sağlık, huzur ve afiyet versin!” derdi. Bu zengin olmayalım anlamına gelmez, ancak zenginliğin sadece maddede olmaması gerektiğini vurgular. Yani asıl zenginlik gönül zenginliğidir.

Çünkü bilirdi ki sağlık, huzur ve mutluluk birbirine omuz vermiş üç kardeştir. Sağlık huzuru besler, huzur mutluluğu büyütür. İnsan bazen hastayken bile mutlu olabilir fakat huzursuzken mutlu kalamaz. Öğretmen bunu her gün görüyor.

Bir öğrencinin cebinde son model telefonu vardı ama gözlerinde bir yorgunluk taşıyordu; mutlu olmaktan çok uzaktı. Bir başka öğrencisi ise mütevazı imkânlarla yaşıyordu ama sınıfa girdiğinde yüzüne bahar gelmiş gibi gülümsüyordu.

İşte o zaman öğretmen şunu fark ediyor: Mutluluk, sahip olunan şeylerin miktarında değil, insanın ruhuyla kurduğu ilişkinin kalitesindedir. Çünkü insan sadece etten ve kemikten ibaret değildir; içinde görünmeyen bir âlem taşır.

Necip Fazıl’ın sesini andıran bir hakikat dolaşıyor insanın içinde,

Ruhunu ihmal eden bir medeniyet, göğe kuleler dikse de kendi içine bir pencere açamaz.” Bugün çocuklarımıza kodlama, yabancı dil, teknoloji öğretiyoruz. Ama kaçımız Allah’ı tanımanın huzurunu, kul olmanın inceliğini, vicdanın sesini dinlemeyi öğretebiliyoruz? Bu anlamda kaç kişinin uykusu kaçtı?

Oysa İslam medeniyetinde ve Osmanlı irfanında mutluluk, hazza değil huzura dayanıyordu. İnsanın Rabbini bilmesi, haddini bilmesi ve vazifesini bilmesi gerçek saadetin özü kabul edilirdi.

Kanaat bir servetti, şükür bir zenginlikti, tevazu bir makamdı. Bugünün insanı ise sürekli daha fazlasını isterken elindekilerin kıymetini unutuyor. Hepsi “hep daha fazlası” derken kendisini de ailesini de doğal olarak toplumu da bir çıkmaza sürüklüyor.

Tıpkı yürüyebildiği halde yürümeyi fark etmeyen insanlar gibi…

Bir hekimin yıllar sonra hatırladığı genç kanser hastası geliyor insanın aklına. Yürüyemeyen o genç adamın ardından sabah yürüyüşüne çıkan doktor, attığı her adımın ne büyük nimet olduğunu fark ediyordu. Sağ ayağı, sol ayağı, yere değen topuğu, ciğerlerine dolan nefesi…

Kaybedince değerini anlayacağımız ne çok nimet vardı; sağlık, zaman, dostluk, inanç ve eğitim… Belki de mutluluk, sahip olduklarımızı artırmak değil, sahip olduklarımızın farkına varmaktır.

Bugün insanlara sürekli pozitif olmaları söyleniyor.

“Üzülme, takma kafana, düzelir, dert etme.” Fakat hayat bu kadar basit değil. Bir depremde eşini kaybeden anneye, işsiz kalan gence, geleceğinden kaygı duyan öğrenciye sadece iyimserlik telkin etmek çoğu zaman yaraya merhem olmuyor. Gerçek umut, acıyı inkâr etmek değil, acının içinden anlam çıkarabilmektir.

Gerçek güç, hiç düşmemek değil, düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilmektir.

Öğretmen bunu da biliyor. Bu yüzden öğrencilerine yalnızca başarıyı değil, dayanıklılığı da öğretmek istiyor. Mutlu insan sadece başarılı insan değildir; mutlu insan affedebilen, ölçülü davranabilen, nefsine sınır koyabilen insandır. Çünkü insanı yoran çoğu zaman hayat değil, kontrolsüz ve ihtiyaç duyulmayan arzularıdır.

Nasreddin Hoca’ya bir gün sormuşlar.

“Dünyanın merkezi neresidir?” Hoca eşeğinin ayağını göstermiş ve “Burasıdır, inanmazsanız ölçün” demiş. Bu nüktede büyük bir hikmet gizlidir. Hakikati hep uzaklarda arıyoruz, oysa mutluluk çoğu zaman yanı başımızdadır.

Bir öğrencinin yıllar sonra gelip elinizi öpmesi, bir annenin duası, bir babanın hayır duası, bir çocuğun gözlerindeki umut ve geceleri vicdanın rahat olması… Bunların hiçbirini para satın alamaz. Çünkü gerçek mutluluk, insanın iç âleminde kurduğu dengedir.

Bir öğretmen yıllar sonra öğrencilerinin başarılarını duyduğunda elbette sevinir ama onu asıl mutlu eden şey, öğrencisinin iyi bir insan olduğunu görmesidir. Çünkü bilgi insanı güçlü yapabilir, fakat erdem insanı değerli yapar.

Bugün okulların, öğretmenlerin ve velilerin önündeki en büyük mesele budur.

Çocuklarımızı yalnızca meslek sahibi yapmak mı, yoksa aynı zamanda karakter sahibi insanlar olarak yetiştirmek mi? Çünkü bir milletin geleceğini sınav sonuçları değil, yetiştirdiği insanlar belirler.

İnsanın ulaşabileceği en büyük mutluluk ne olabilir? Rabbinin razı olduğu bir hayat sürmeye çalışırken kalbinde hissettiği o derin huzurdur.

Gerisi rüzgârın önünde savrulan gölgelerden ibarettir, vesselam!

Mutluluğu uzaklarda değil, yakınlarda bir yerlerde arayın. Mutlaka bulacaksınız.