Gökdelenlerin gölgesinde, dijital ekranların oyunlarında kaybolan çağımız insanı için “gayret” kavramı, genellikle banka hesaplarındaki rakamların artışıyla eş değer tutuluyor. Oysa dünyanın ve diğer alemlerin işleyişinde, sadece maddeye endeksli olmayan derin bir hakikat terazisi vardır.
O teraziyi bilen gören ve ona göre yaşamaya gayret edenler beri gelsin!
Bir insanın, karşılığını sadece bu dünyanın geçici kâğıt parçalarında beklemeden, sırf iyilik ve doğruluk adına attığı her adım, aslında varoluşun en büyük sermayesidir.
Bunu anlamak kesinlikle önemli!
Bugünün dünyasında “Zaman paradır” diyerek koşturanlar, ruhlarındaki boşluğu ne kadar çok sıfırlı rakamlarla doldurmaya çalışsalar da o zerre miktarındaki samimiyetin getirdiği iç huzuru asla satın alamıyorlar. Elbette ki para kazanılacak ancak o gönüllere girmemeli. Cebimize misafir olması yeterli olacaktır.
Asıl mesele, insanın yaptığı işe ruhunu katması ve bu çabanın hem somut dünyada hem de görünmeyen manevi boyutta bir karşılığı olduğuna inanacak kadar “eğitimli” olmasıdır. Bu eğitim, okul sıralarında değil, vicdanın derinliklerinde başlar. Ailede başlar, sokaktaki alışverişte, manavda, kasapta, camide, düğünde dernekte yaşamaya devam eder. Kendini hayatın her alanında gösterir, göstermeli.
Çok derinlerde kalmış olmalı ki artık pek de görünmüyor!
Günümüzde bir ebeveynin çocuğuna bırakabileceği en büyük mirasın tapular veya hisse senetleri olduğunu sananlar, aslında en büyük yanılgının içindeler.
Topyekûn bu yanılgının içindeyiz.
Edep, karakter, ahlak inşası bunların önünde en tepede olmalı. Olmalı ki ekranlarda izlediğimiz aklı hayali zorlayan olumsuz haberler azalsın ya da hiç olmasın.
Bir gence borsa grafiklerini okumayı öğretmek kolaydır. Zor olan ona karakteri, ahlaki değerleri ve bir duruşu miras bırakabilmektir. Piyasanın acımasız dişlileri arasında ezilmemek için teknik bilgiye sahip olmak yetmez.
Fırtınalı bir denizde pusulası ahlak olmayan bir gemi, ne kadar lüks olursa olsun batmaya mahkumdur. Bu yüzden, evladına sadece “nasıl para kazanılacağını” değil, “nasıl insan kalınacağını” ya da ondan önce “nasıl insan olunacağını” öğreten bir aile, dünyanın en büyük yatırımını yapmış demektir.
Bu yatırımı yapmadığımız takdirde bayır aşağı giden freni bozulmuş kamyon gibi felakete sürükleniriz.
Bu bir din dersinden ziyade, bir hayatta kalma rehberidir. Çünkü değerlerinden kopan bir nesil, en yüksek maaşı alsa bile aslında kimliksiz bir köledir.
Nitekim de öyle oluyor. Milyonlara veya miyarlara hükmedenlerin birçoğu ne halde bilmeyen yoktur! Dünyayı versen ikincisini isteyecek durumdalar!
Etrafımıza baktığımızda, devasa bilgi kütüphanelerinin içinde büyük bir cehalet denizi görüyoruz. İnsanlar kuantum fiziği hakkında makaleler okuyor, en karmaşık yazılımları çözüyor ama temel insani kurallardan, kadim öğretilerin sunduğu yaşam disiplininden bihaber yaşıyorlar.
Evet, bunu sağlayan birçok faktör var.
En başta söylenebilecek faktör toplum olarak dünya hırsına kapılmış olmamızdır. Çocuk geleneksel, dini, ahlaki gelişimini tamamlamadan maddi kazanç peşine düşüyor.
Aileler para da kazanıyor ancak o parayı yönetmek, paranın gücüne kapılıp davranışlara yön verememek hem kendisini hem etrafını mahvediyor. Sadece para kazanma hırsı ile geçen ömür ne çocuklara ne de kendisine yar oluyor!
Hem ahiret hem dünya için bir denge olmalı.
İşte kaybettiğimiz nokta tam da burası!
Çocukları aileler değil ekranlar ve ekran içindeki olumsuz, ahlaksız rol modeller eğitiyor. Sonuç ortada!
Bir kuralın sadece varlığını bilmek yetmez, o kuralın neden konulduğunu anlamak asıl eğitimdir. “Bilmiyorum” demek bir eksiklik değil, öğrenmemek için direnmek bir tercihtir.
Bugün sokaktaki insanın, yaşamını anlamlandıran manevi yasaların alfabesini bile unutmuş olması, sistemin sadece “tüketici” yetiştirdiğinin en acı kanıtıdır. Eğer eğitim sistemi, insanı sadece bir “üretim birimi” olarak görüyorsa, o insanın kurallardan habersiz olması kaçınılmazdır.
Bir hedefe sahip olmak, modern kişisel gelişim uzmanlarının favori sloganıdır. Ancak o hedefin içine “azim” ve “anlam” katmadığınız sürece ulaştığınız yer sadece boş bir zirvedir.
Azim, sadece inatla bir şeyi istemek değil, o isteğin arkasındaki manevi derinliği savunabilmektir. Hedefine ulaşmak için her yolu mübah gören, rakiplerini ezip geçen bir zihniyet, aslında hedefine ulaşmış değil, insanlığından vazgeçmiş demektir.
Bunların insanlığından vazgeçenlerin sayısı da her geçen gün artmaktadır. Derin bir anlam ifade etmeyen her başarı, sadece bir egonun şişmesidir. Egosunu kontrol edemeyen, medeniyet ve ahlak ağacına hiç selam vermeyen ve o ağacın meyvesinden bîhaber kalabalıkların sayısı da hiç azımsanmayacak boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden büyük, cahil ve duyarsız bir kalabalık var.
Gerçek başarı, ter dökerken bile nezaketini koruyabilen, hedefe giden yolda başkalarının hakkını yemeyenlerin, yani bu terbiyeyi almış kişilerin hakkıdır. Diğerine başarı denmez. Bu bir çocuğun eline modern bir silahı vermekten farksızdır.
Kurban Bayramı gibi sembolik derinliği olan dönemler, toplumun eğitim seviyesini ölçen bir turnusol kâğıdı gibidir. Bugün kaçımız bu eylemin sadece bir “et şöleni” olmadığını, aslında nefsin terbiyesi ve paylaşmanın zirvesi olduğunu idrak edebiliyoruz?
Pazarlarda hayvanın yaşını, sağlığını değil de sadece “ne kadar kâr ederim” hesabını yapan satıcılar, aslında sistemin çürüdüğünün resmidir. Müşterisini aldatan, kusurlu malı “nasıl olsa kurbandır” diye iteleyen mantık, sadece bir hayvanı değil, kendi dürüstlüğünü de kurban etmektedir. Kurban olan hayvan değil karakterdir, ahlaktır ve bir hiç uğruna kurban edilmektedir.
Üç kuruşa heba edilen geleneksel, ahlaki ve dini değerlerdir bunlar.
Eğer bir toplum, ibadetin şekliyle uğraşırken onun ruhunu ve kurallarını “paraya çevir de ne olursa olsun!” süzgecinden geçiriyorsa, orada ciddi bir ahlak eğitimi açığı var demektir.
Geçmişin darb-ı meselleri, bugünün ekonomik krizlerinden veya sosyal çöküşlerinden farklı değildir. Kızıldeniz’den Medyen’e kadar olan bölgede yaşamış ashabı Eyke’nin hikayesi şöyledir: Kısaca refah içinde yüzerken nankörlüğe düşen, elindeki nimeti hor kullanan bir toplumu anlatır.
Onlar, rızkın her yerden aktığı bir dönemde, bu zenginliğin sadece kendi güçlerinden kaynaklandığını sandılar ve paylaşmayı, hürmeti unuttular.
Sonuç; kalplerine çöken bir korku ve bitmek bilmeyen bir açlık hissi oldu.
Bugünün dünyasında da her şeye sahip olan ama hiçbir şeyle doymayan “modern Eyke halkları” yok mu?
Ekmeğe, yani temel yaşam kaynağına hürmet göstermeyen, israfı bir yaşam tarzı haline getiren her toplum, eninde sonunda kendi oluşturduğu korku ikliminde hapsolacaktır. Her nimet bir sorumluluk getirir. Bu sorumluluğu bilmek ise gerçek bir zihniyet dönüşümü gerektirir. Tabakta yemek bırakmak bir modern gösterge haline gelmişse vay halimize, tüh halimize!
Bütün bu tablonun içinde, insanlığın ufkunu aydınlatan en büyük güzellik, yeryüzüne şerefli bir duruşun, adaletin ve merhametin müjdecisi olarak gelen bir rehberin varlığıdır.
Bu sadece bir inanç meselesi değil, bir medeniyet tasavvurudur. Dünyayı şereflendiren bu duruş, paranın ve onunla gelen gücün tek silah olduğu bir düzende, insana kendi değerini hatırlatır. Asıl nimet, sahip olduğumuz eşyalar değil, bu şerefli duruşun izinden giderek “insan kalabilme” çabasıdır.
Eğer bir eğitim sistemi, bir insanı bu büyük rehberliğin getirdiği merhamet ve adalet duygusuyla donatamıyorsa, geri kalan her şey sadece gürültüdür.
Unutulmamalıdır ki, bir toplum kendi bilgi üreticisini değersizleştirirse, aslında kendi geleceğini değersizleştirir.
Saygınlığın olmadığı yerde otorite kurulamaz; otoritenin olmadığı yerde gerçek bir eğitimden söz edilemez. Eğitimin olmadığı bir yerde ise gelecek karanlıktır.
Paranın ve hırsın hüküm sürdüğü bu çağda en acı gerçek şudur:
“Hoca sustuğunda, geriye sadece cehaletin gürültüsü kalır.”
Asıl mesele, bu gürültüyü değil, hakikatin sesini duyan nesiller yetiştirmektir.

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.

