“Sosyal Medyanın, Dizilerin ve Uygulamaların Eğittiği Nesiller(!)”
Eğitim, bir toplumun yalnızca bilgi düzeyini değil, aynı zamanda karakterini ve geleceğe olan inancını inşa eden en temel yapıdır. Bu yapının kalbinde akademik başarıların çok ötesine geçen bir amaç yatar.
Para pul, mafya, eşya, kısa yoldan köşe dönme, emeksiz yemek, sadece madde ile övünme durumu o kadar şişirildi ki yeni nesil bunlara göre var olmayı iş zannediyor.
Evet, parası var ancak medeniyetten, insanlıktan bîhaber.
Eğitimcilerin öldürülmesi, tehdit edilmesi, not için şiddet uygulanması kesinlikle kabul edilemez.
Okuyacak olan var, okumayacak olan var, kapasitesi, fıtratı, yetiştiği ortam vb.
Yukarıda bahsettiğimiz amacın temel taşı, bireyin topluma ve insani değerlere sunduğu karşılıksız hizmet aşkıdır.
Karşılıksız mı?
Nerdeee?
Şimdi çocuk annesine bir bardak su vermiyor, iki ekmek almıyor fırından.
Kadim öğretilerde vurgulandığı üzere, doğruluk, ahlâk ve dürüstlük yolunda verilen her emek, aslında insanın kendi manevi olgunluğuna giden en muhtasar yoludur. İnsanın insan olma yolundaki en kestirme yoldur yani.
Bir eğitimci için asli görev, sadece müfredatı aktarmak değildir. İnsanlığın ve yüksek değerlerin ihyası için gayret göstermektir, asıl mesele! Ancak ona da fırsat vermeyen ortamlar var.
Bu kutlu yolda -pek de kutlu bir tarafı kalmamış görünüyor- zamanın nasıl değerlendirildiği, bir eğitimcinin niteliğini belirleyen en somut ölçüttür. Gündelik hayatın akışı içinde bazen çok kısa görünen süreler, aslında büyük değişimlerin tohumlarını barındırır.
İdealist bir öğretmen için zamanın en küçük dilimi bile bir öğrencinin dünyasına dokunmak, ona erdemli bir hayatın kapılarını aralamak için yeterlidir. Bu anlayışa göre, çok kısa bir zaman aralığında dahi olsa topluma ve insani değerlere hizmet etmek, ebedi bir kazancın anahtarıdır. Bu, sadece bir mesai bilinci değildir. Her saniyeyi bir sorumluluk, her nefesi bir emanet olarak gören derin bir yaşam felsefesidir.
Ancak bu felsefeyi, inancı taşıyan öğretmen ve onun taşıdığı tüm güzel değerler; yerini makama, paraya, fenomenlere, lüks ve şaşaalı görünenlere, yalana dolana, kazan da nasıl kazanırsan kazan anlayışına terk etti.
Yani ilim ve ilim ehline verilen önem sözden öteye geçmez hale geldi. Hayatın içinde de pek karşılığı yok artık. Kitaba, öğretmene, hocaya, dini ve ahlaki değerlere göre yaşayan veya yaşamak isteyen insan tipi pek de makbul görünmüyor bu ortamda.
Sözde böyle değil elbette. Konu açılınca herkes dem vuruyor eğitimden, eğitimciden, kitaptan Kur’an’dan, ahlaktan ancak iş yaşamaya geldiğinde tam tersi bir durumu görüyoruz. Dil başka gönül başka olunca da ekranlardaki rezilliğin övgüsü hayatın kılcal damarlarına iniyor.
Başarı, bireysel bir çabadan ziyade, aynı yüksek idealler etrafında toplanan bir topluluğun ortak enerjisidir. Dikkat edin! Topluluk diyoruz. Birkaç kişiyle olacak bir durum değil yani.
“Sen kendin yaşa, karışma bize, istediğimizi yaparız, âlemin akıllısı sen misin?” gibi cümleler bir gün döner dolaşır hepimize zarar verir ki öyle de oluyor.
Eğitimci, bulunduğu ortamın kalitesinden sorumludur. Tabi söz ve imkân verilirse.
Çünkü iyilik ve hikmet üzerine kurulu meclislerde yani eğitim ortamlarında bulunmak, ruhu besleyen en önemli unsurdur. Kişinin rotası, sadece fiziken nereye gittiğiyle değil, zihnen hangi gayelere hizmet ettiğiyle ölçülür. Bu noktada sergilenen kararlılık ve hassasiyet, bir eğitimcinin pusulasıdır.
Dünyevi hedefler için gösterilen çaba ve katedilen mesafeler, ancak aynı azmin güzel ahlak ve dürüstlük için de gösterilmesiyle gerçek bir anlam kazanır. Eğer bir adım bizi daha iyi bir insan yapmayacaksa, o adımın yönünü sorgulamak hayati bir zorunluluktur. Tek yönlü yetişen nesil hem kendisini hem toplumu aşağıya çeker. Dünya için olduğu kadar ahiret için de çalışmalıyız. Fazlasını yapmalıyız.
Modern dünyada birçok meslek, “anlamsız işler” sarmalına düşerek bu toplumsal faydadan kopmaktadır. İnsan, doğası gereği dünya üzerinde somut bir etki bırakma ve işe yarama ihtiyacı duyar.
Ancak günümüzde birçok meslekte eğitim dahil robot gibi değerlendiriliyor insan. Konuya, olaya, işin önüne sonuna ortasına hiçbir müdahalesi yok.
Ne inisiyatif veren var ne de fikrini, yorumunu alan var.
İnsan sosyal bir varlık olduğu için iletişime, konuşmaya, dertleşmeye, kendini değerli hissetmeye ihtiyacı var. “Sana verilen işi yap gerisine karışma!” demek onu duygusuz, değersiz görmektir.
Yapay zekanın rutinleri devraldığı bu yeni çağda, sadece sistemin dişlisi olan işler silinecek ve yerini empati, etik karar verme ve yüksek düzeyde etkileşim gerektiren gerçek işler alacaktır. Anlamsız işlerin ortaya çıkardığı manevi şiddet ve derin değersizlik duygusundan kurtulmanın yolu, kaynaklarımızı ve enerjimizi insan yaşamına doğrudan dokunan eğitim gibi sahalara yöneltmektir.
Yukarıda bahsettiğimiz “kendini değerli hissetme kısacası kendini insan hissetme ve insanî değerlere göre yaşama hakkı maddi ve manevi şekliyle sahada ve gönüllerde yer bulmalı.
Bu dönüşüm sürecinde -yani insanın robotlaştığı veya robotlaştırıldığı dönemde- eğitimcinin bir diğer sınavı da dijital ekosistemi anlamaktır.
Her gün farklı bir uygulama ile karşımıza bir şeyler geliyor, getiriliyor. Bir taraftan dijitalden uzak duralım telkinleri verilirken diğer taraftan topyekûn dijitali savunan uygulama ve fikirler gerçek hayatın içinde yer edinmeye gayret ediyor. Dijitalin zirvesinde olan birçok insanın, kurumun veya devletin dijitalden vazgeçtiğini de okuyoruz zaman zaman. Dijital bir araç olmaktan öteye geçmemeli. Amaç haline geldiği zaman her türlü veri, bilgi, birikim başkasının elinde bizim aleyhimize kullanılacak bir silaha dönüşüyor.
Dünyaya yön veren ya da dünyayı bir çöplüğe sürükleyen “facebook, tiktok, whatsapp, instagram, telegram şu, bu…” uygulamaları hayatımızdan çıkarıp yerine her yönüyle kendimize ait olan yazılımları kullanmalıyız.
Bu uygulamaların çok daha fazlası var. Kısacası bağımlı haldeyiz. Her türlü bilgimiz başkasının elinde ve bize karşı silah olarak kullanılacağı günü bekliyor.
Bakın neler var bu uygulamalar arasında! “google, amazon, microsoft, snapchat, messenger. youtube, netflix, disney, potify, capcut, subway surfers, microsoft teams, gmail, google drive, windows, ios, macos, apple, android, google chrome, safari, microsoft edge, firefox, microsoft office, word, excel, powerpoint, outlook, onenote, zoom, microsoft teams, skype, adobe photoshop, ıllustrator, drive, onedrive, dropbox, chatGPT, gemini ia…. ve daha binlercesi.
Gençleri suçlamak yerine, algoritmaların çalışma mantığını ve sosyal medyanın illüzyonlarını deşifre eden bir dijital okuryazarlık kazandırmak şarttır. Bütün bunları bir an önce planlamalı ve hepsinin muadilini yapmalıyız. Yapmadığımız takdirde ahlaki olarak, maddi olarak, dini, milli olarak yaşama ihtimalimiz yok.
Kısacası bunlardan tamamen kopmak yerine, teknolojiyi bilinçli kullanarak makul bir orta yol ve denge bulmak en ideal çözümdür. Ekran süresi limitleri belirlemek veya dijital sınırlamalar yapmak gibi basit adımlar, dikkat ve stres yönetiminde kilit rol oynar. Bir yerden başlamak gerekiyor.
Algoritmalara teslim olmak yerine, içerikleri bilinçli seçmek ve çevrimiçi dünyayı çeşitlendirmek, modern insanın kendi üzerindeki kontrolünü yeniden kazanmasını sağlar. Zararlı olan ne varsa kaldırmak hem de hemen kaldırmak gerekiyor. Geri dönülmez bir rezilliğin içine sürükleniyoruz.
Diziler, haber içerikleri, filmler, gündüz kuşağı saçmalıkları, değerlerimize aykırı yazılı materyaller, görsel, video vb.
Bütün bunlar için acil çözüm alınmalı. Sabreden kurbağanın gözü çoktan patladı. Orijinali tam olarak şöyle: “Göle, arığa, su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar.” şeklindedir. Yani yapılması gereken bir yardım veya beklenen olumlu bir gelişme çok gecikirse, bu durumu bekleyen kişi sıkıntı içinde kıvranır, perişan olur veya çözüm iş işten geçtikten sonra gelir.
Artık üstü örtülecek, görmezden gelinecek durumu çoktan geçtik.
En nihayetinde, dijital sosyalleşme güzel olsa da hiçbir şey yüz yüze iletişimin ve anın tadını çıkarmanın yerini tutamaz. Aileyle yenen bir akşam yemeğinde veya bir dost buluşmasında telefonu bir kenara bırakmak, teknoloji ile insan olma dengesini kurmanın ilk adımıdır.
Eğitimciler, dijital çağın yükü altında kaybolmamak için farkındalığı bir şemsiye gibi yanlarında taşımalıdır. Unutulmamalıdır ki; eğitimin gerçek başarısı sınav skorları değil, yetiştirdiği bireylerin ne kadar dürüst ve ahlakî değerlere bağlı ve gönül odaklı olduğudur. Kontrolü elden bırakmadığımız sürece, hem dijital dünyayla barış içinde yaşayabilir hem de insani erdemleri geleceğe güvenle taşıyabiliriz.
Nerden başlayalım, nasıl yapalım?
On iki yıllık eğitim masaya yatırılmalı, sosyal medya uygulamalarına erişim ve içerik konusu değerlendirilmeli, yaş sınırlaması çok ciddi tedbirlerle sağlanmalı, televizyon dizileri, gündüz kuşağı saçmalıkları, haberlerin içeriği ve iyi örnek haberlerinin oranı, akademik başarısı olmayan çocukların zorla okula getirilmemesi, sınıfta kalmak, disiplin cezası, ilkokuldan sonrasının zorunlu olmaması, köye dönüşün teşvik edilmesi ve bununla birlikte tarım hayvancılık teşvikleri, dijital içeriklerin yerli ve milli hale getirilmesi…
Ne dersiniz? Buralardan başlasak nasıl olur?

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.

