"Enter"a basıp içeriğe geçin

Okuma Eyleminde Dünya Nerede, Biz Neredeyiz? “İçinde İnsan Olmayan Elbiseler!”

Okuma anlama, bir metindeki harfleri sese dönüştürmekten ibaret mekanik bir süreç değil; metnin satır aralarına sızma, yazarın niyetini okuma ve bilgiyi eski bilgilerle harmanlama sanatıdır.

Buraya dikkat!

“Sanatıdır.” dedik ki sanat ve sanatçı olmak emek, zahmet, sabır ister ve daha neler neler ister!

Emek vermeye, gayret etmeye, dertlenmeye, zahmet çekmeye niyetimiz olmalı öncelikle.

Bugün dünyada eğitimde söz sahibi ülkeler, okuryazarlığı bir “ders” değil, bir “yaşam becerisi” olarak tanımlıyorlar. Türkiye’deki akademik raporlar ve uluslararası sınav sonuçları “PISA, PIRLS”, öğrencilerimizin metindeki yüzeysel bilgiyi bulmada fena olmadığını, ancak o bilgiyi analiz etme, çıkarım yapma ve eleştirel değerlendirme konularında ciddi bir darboğaz yaşadığını gösteriyor.

Durum tespiti gayet açık ve açıklanabilir olarak karşımızda duruyor. Bizde okuma genellikle bir “şifre çözme” ve “test tekniği” olarak görülüyor. Başarılı ülkelerde ise bir “anlam inşa etme” sürecidir.

Dünyadaki somut uygulamalar, bu farkın metodolojik olarak nasıl hayata geçtiğini çarpıcı örneklerle ortaya koymaktadır. Singapur’un meşhur “Karşılıklı Okuma” yöntemini bir metin üzerinden inceleyelim.

“2050 yılına gelindiğinde, Grönland’daki buzulların erimesiyle deniz seviyesinin 20 santimetre yükseleceği öngörülüyor. Bu durum, sadece lüks otelleri değil, tarım havzalarını da sular altında bırakacak. Hükümetler karbon salınımı sözü verse de ekonomik büyüme hırsı bu vaatlerin önüne geçiyor.”

Singapur’da uygulanan bu yöntemde öğrenciler metne birer zihin işçisi gibi yaklaşarak onu dört farklı katmanda yeniden inşa ederler.

Sorgulayıcı grup, yazarın neden özellikle “lüks oteller” ve “tarım havzaları” gibi iki uç örneği yan yana getirdiğini tartışarak, burada zenginlerin konforu ile halkın temel hayatta kalma ihtiyacı arasında bilinçli bir kıyaslama olup olmadığını sorgular. Yazarın “ekonomik büyüme hırsı” ifadesini seçmesini, siyasetçilerin samimiyetine yönelik bir güven testi olarak ele alırlar.

Tahmin edici grup ise metindeki “tarım havzalarının sular altında kalması” ipucundan yola çıkarak, bir sonraki paragrafta muhtemelen pirinç ve buğday gibi temel gıdaların üretimindeki düşüşten ve bu durumun yoksul ülkelerde yaratacağı açlık krizinden bahsedileceğini mantıksal bir silsileyle öngörür.

Netleştirici grup, “karbon salınımı” gibi teknik bir terimi, güneşin altında pencereleri kapalı duran bir otomobilin içindeki havanın giderek ısınmasına benzeterek somutlaştırır. Arabanın içindeki egzoz dumanı dışarı çıkamayıp içeriyi nasıl pişiriyorsa, karbon gazlarının da dünyayı öyle ısıttığını günlük dille açıklar.

Son olarak özetleyici grup, tüm bu karmaşık verileri ayıklayarak metni “insanoğlunun kısa vadeli para kazanma tutkusu ile uzun vadeli nefes alma zorunluluğu arasındaki ölümcül çatışma” şeklinde en saf haline indirger. Bu süreçte öğrenci pasif bir alıcı olmaktan çıkarak, metnin anlamını bizzat kuran aktif bir inşaatçıya dönüşür.

Finlandiya’da ise okuma, “Disiplinlerarası Bağlantı” ile tüm derslere yayılmıştır. Bir sınıfta “Büyükannem, kışın en soğuk günlerinde bile pencereleri açıp odayı havalandırırdı. “Hava taze olmazsa, ateş de canlı yanmaz.” derdi, cümlesini okuyan öğrenciye; Fen dersinde oksijenin yanma tepkimesindeki rolü, Sosyoloji dersinde ise geleneksel bilginin kuşaktan kuşağa aktarımı sorgulatılır.

Güney Kore’de öğrenciler reklam afişleri üzerinden “ikna tekniklerini” deşifre ederken, Estonya’da dijital metinlerdeki dezenformasyonu bulma üzerine “metin dedektifliği” yapılır.

Kanada’da ise her çocuğun kendi seviyesine uygun, farklılaştırılmış metinlerle çalışması sağlanarak kimsenin anlamadığı bir metinle boğuşup okumadan soğumaması hedeflenir. Japonya’da uygulanan “Asadoku” yani standart hale gelen sabah okuması ise okumayı bir “ödev” değil, güne zihinsel bir hazırlık ritüeli olarak konumlandırır.

Türkiye’deki en büyük yapısal yanlış, okuma eyleminin sadece okulun sorumluluğunda, bitirilmesi gereken bir “ödev” gibi algılanmasıdır.

Veliler genellikle telefonla vakit geçirirken veya başka meşgaleler içindeyken çocuklarına “Git odanda 20 sayfa kitap oku, bitince özetini anlat!” derler ya da diyoruz. Genel olarak böyle. Elbette ki doğru olanı, yapılması gerekeni yapan veliler de vardır.

Bu yaklaşım, okumayı çocuk için bir “yalnızlık” ve “ceza” eylemine dönüştürür. Oysa dünya örnekleri gösteriyor ki okuma anlama, bir “sohbet” işidir. Sorumluluğu sadece öğretmenden beklemek büyük bir hatadır. Okuma başarısının %70’i evdeki entelektüel iklimle şekillenir. Veli, “denetleyici” değil “eşlikçi” “destekçi” olmalıdır.

“Neler yapabiliriz?”

Bir akşam yemeğinde önünüzdeki meyve suyu veya süt kutusunu düşünün. Bizler genellikle içeriğe bakmayız. Oysa bu kutu muazzam bir “okuma anlama” materyali olabilir.

Çocuğunuza şunu sormanız bir dünya standardıdır.

“Bak burada ilave şeker içermez, yazıyor ama arkadaki içerikte elma suyu konsantresi var. Sence yazar-fabrika neden ilk cümlede şekersiz olduğunu vurgulayıp arkada bu bilgiyi saklamış olabilir?

Bizi neye ikna etmeye çalışıyor?”

Bu soru, çocuğu okulda çözdüğü 100 paragraf sorusundan daha fazla “anlamaya” iter. Çünkü burada bir analiz, bir şüphe ve bir hayat tecrübesi vardır.

Dünyadaki başarılı örnekleri evinize taşımak için öğretmen veya uzman olmanıza gerek yok. Sadece “eşlikçi-destekçi-birlikte” olmanız yeterli.

Her akşam sadece 15 dakika “Birlikte Sesli Okuma” yapın.

Ama dikkat!

Kitabı çocuğun eline verip başka işlere odaklanmayın, odaklanmayalım! Bir paragrafı siz okuyun, birini o. Okurken “Durdurma Tekniği”ni kullanın. “Bir dakika, burada kahraman neden kapıyı çalmadan girdi, sence çok mu öfkeli?” diyerek metni günlük bir sohbet gibi tartışın.

Haftada bir gün “Haber Analizi Saati” yapın. Gazeteden veya dijital bir portaldan ilgi çekici bir haber seçin.

Örn: “Mars’ta su bulundu”.

Haberin sadece başlığını okuyun ve çocuğunuza sorun.

“Sence altındaki fotoğrafta ne vardır? Yazar bu haberi heyecanlı mı yoksa korkutucu mu anlatmıştır?” Böylelikle tahmin becerisini geliştirin.

Ayda bir kez “Aile Kitap Kulübü” düzenleyin. Ay boyunca herkes aynı kitabı veya aynı konudaki farklı kitapları okusun. Ay sonunda bir akşam yemeğinde şu kuralı uygulayın.

“Kitaptaki hangi karakteri evimize akşam yemeğine davet etmek isterdin ve ona ne pişirirdin?”

Bu, karakter analizi yapmanın en somut ve eğlenceli yoludur.

Yıl sonunda çocuğunuzla birlikte “Okuma Yolculuğum” albümü oluşturun. Bu albümde okunan kitapların özeti değil, “Bu kitap bende neyi değiştirdi?” sorusuna verilen cevaplar ve o kitaptan seçilen bir cümlenin hayatla bağı olmalı.

Örneğin; “Bu yıl okuduğum şu kitap sayesinde, arkadaşıma neden bazen kötü davrandığımı anladım.” Kendimizi, hayatı, etrafta olup bitenleri anlama işidir okumak. İşte bunu sorgulamış olacaksınız.

Çözüm önerileri noktasında ise radikal ama uygulanabilir adımlar gereklidir. Okuma bir yarış değil, bir keşif yolculuğudur ve biz bu yolculukta pusulayı “hız” ve “ezber” üzerine kurduğumuz sürece çocuklarımız okuyacak ama maalesef anlamayacaktır.

Aileyi okuma sürecinin dışına iten her sistem çökmeye mahkumdur. Bizim görevimiz; okumayı odalara hapsedilen bir ödev olmaktan çıkarıp, evin her köşesinde konuşulan bir “hayat dili” haline getirmektir.

Birilerini, okulu, öğretmeni, kitapları, kitapçıyı, yayınevini, öğrenciyi, onu bunu suçladıkça gelişmeyen ve okumayan çocuklar yine okumamış olacak.

İyisi mi?

Biz okumak ve okutmak için neler yapabiliriz? bunu dertlenelim. Bu doğrultuda gayret edelim.

Derdimiz, okumak ve okutmak olduktan sonra ne çözümler bulduğunuza siz de şaşıracaksınız!

Bütün mesele inanmak!

İnanan insan inanılmaz işer başaracaktır.

Yoksa her defasında “Hocam bizim çocuk neden okumuyor?” sorusunu sorarız.

Cevap evin içinde, günlük rutinlerinizde, hayallerinizde, gerçekten isteyip istememenizde!

Gelişmek, öğrenmek, farklı bakış açısı kazanmak; kendimizi, hayatı ve elbette ki kitapları okumakla olacaktır. İnsanın parayla, eşyayla, binbir türlü dünya nimeti ile değerli olmadığını ancak iyi bir okuyucu, irfan sahibi olan kişi veya kişiler anlar.

Okuma anlama, bir metnin ötesine geçerek hayatı ve insanı doğru yorumlama sanatıdır.

Dikkat edin! Sanat kavramını kullandık.

Zira gerçek okuryazarlık sadece harfleri çözmek değil, vicdanın ve erdemin dilini anlamaktır. İnsanı kaliteli kılan para, pul veya makam gibi geçici etiketler değil, bu “anlam dünyasında” inşa ettiği insani değerlerin kalıcılığıdır.

İnsani ve İslamî değerleri bilen insan, Karaman Maraş’taki ve Şanlı Urfa’daki elim olayların içinde olamaz, kıyısından geçemez.

Mevlâna’nın “İçinde insan olmayan elbiseler” vurgusu gibi, derinlikli bir okuma kültürü de bize maskeli güzelliklerin, sanal yalanların altındaki asıl cevheri görmeyi öğretir. Bütün mesele bu doğrultuda yetişmek, böyle ortamları oluşturmaktır. Ortamın kendisi eğitim alanı olabilmeli. Eskiden sokak, komşu, mahalle, köy, büyüklerimiz…

Hemen hepsi bir okuldu, eğitimciydi ve eğitim alanıydı. Şu anki manzarayı siz değerlendirin.

Şu üç günlük dünya yolculuğunu anlamlı kılan yegâne unsur, zihnini ve kalbini ahlaki, İslamî bilgiyle yoğurmuş bir insanın sergilediği yüksek asalettir. Şimdi o asaleti ara ki bulasın!

Nihayetinde en büyük okuma, kişinin kendi hakikatini ve insanlığını okuyup onu karakterine nakşetmesidir, vesselam!

Unutmayalım!

Değişim seninle, onunla, şunlarla, onlarla başlayacak.

Her gecenin bir sabahı vardır ve elbette ki her zorluktan sonra bir kolaylık olacaktır.

 

Kaynakça:

OECD (2023), PISA 2022 Results: Factsheets – Turkiye.

Singapore Ministry of Education (MOE) – STELLAR Framework.

Finnish National Agency for Education – National Literacy Strategy 2030.

Akyol, H. (2010). “Türkçe Öğretim Yöntemleri ve Okuma Anlama Stratejileri”

MEXT (Japan) – School Education Law & Reading Promotion Act.

MEB Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü, PIRLS 2021 Ulusal Raporu.