"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Her Öğrenciye Aynı LGS Gömleği!” 

“Ceviz Gölgesi Orman Olmaz, Söğüt Dalından Kaval Olmaz.”

Hayatın koşturmacası içinde çocuklarımızın iyiliği için samimiyetle çabalamak gereklidir ve önemlidir. İşte eğitimdeki asıl meselemiz de bu samimiyeti kuşanmak ve evlatlarımızı içi boş yarışların kurbanı değil, karakterli birer insan kılmaktır.

Eğitim camiasının mutfağından gelen bir eğitimci veya evladının geleceği için kaygılanan bir veli olabilirsiniz.

Bugün okullarımızın ve kurs merkezlerimizin içine düştüğü o gereksiz, yanlış yarışı konuşmak zorundayız. Şehirlerin en işlek caddelerinden ara sokaklara kadar her köşe başını tutan eğitim kurumları, ne yazık ki birer ilim yuvası olmaktan çıkıp, birbirleriyle “soru sayısı” ve “deneme sıklığı” üzerinden aşık atan ticari yerlere dönüştü.

Ortada akılcı, süzgeçten geçirilmiş bir eğitim planlaması değil, deyim yerindeyse sonu gelmez bir kör dövüşünü izliyoruz. Oysa bir gencin asıl kurtuluşu, onu hayatın her türlü fırtınasından koruyacak olan manevi bir direnç ve sağlam bir karakter inşasından geçer.  Ne demiş atalarımız, “Ceviz gölgesi orman olmaz, söğüt dalından kaval olmaz.” Ancak kurumlarımız, eğitimcilerimiz söğüt dalından kaval yapmanın binbir yolunu deniyor. Birçok veli de buna bilerek veya bilmeyerek destek oluyor.

Kurumlar, “Bizim öğrencimiz haftada şu kadar bin soru çözüyor, biz ayda on tane deneme yapıyoruz.” reklamlarıyla veliyi ikna etmeye çalışırken, bu yıkıcı rekabetin faturasını henüz hayatının baharındaki yavrularımız ödüyor.

Asıl acı olan, bu yanlışı yapan eğitimcilerin ve idarecilerin durumun vehametini içten içe bilmeleridir. Ancak “öğrenciyi kaçırmayalım”, “veli diğer kursa gitmesin”, “kayıt sayımız düşmesin” endişesi, pedagojik doğruların önüne geçmiş durumda.

Bu durumu rehber öğretmenlerimizin onayladığını söyleyen varsa beri gelsin!

Hangi uzman bu çalışma yöntemini kabul etmiş?

Onu da bilen yok!

O kurum yapmış, bu okul yaz tatilinden başlamış, şu etüt merkezi günde bin soru çözdürmüş…

Evet, doğrudur ancak bu her öğrencinin yapabileceği bir şey midir?

Akademik bir temeli olmayan, soyut düşünme becerisi henüz olgunlaşmamış bir çocuğun önüne binlerce matematik, fen, sosyal… sorusu yığmanın, ona sabah akşam deneme sınavı çözdürmenin hiçbir bilimsel karşılığı yoktur.

Bu, yüzme bilmeyen birini okyanusun ortasına atıp “daha çok çırpınırsan kurtulursun” demekten farksızdır. Bir çocuğu anlamadığı terimlerin, sevmediği formüllerin ve algılayamadığı metinlerin içine hapsetmek; onda sadece derin bir bıkkınlık ve aşılması güç bir nefret uyandırır. Çok soru çözmek, her zaman çok öğrenmek demek değildir. Modern çağın bir tuzağı da insanı faydasız bir hız yarışıyla yormaktır; oysa asıl olan, bilgiyi bir alışkanlık, davranış gibi içselleştirmek ve ruhu dinlendirmektir. Çoğu zaman bu durum, zihni körelten ve hayalleri öldüren mekanik bir ezberden ibarettir.

Kurumların bu reklam stratejileri, velilerde de sahte bir güven duygusu oluşturuyor. Veli, çocuğu masada saatlerce soru çözerken gördüğünde görevini yapmış olmanın huzurunu yaşıyor. Oysa o masada oturan çocuk, her geçen gün kendi yeteneklerinden uzaklaşıyor, öz güvenini yitiriyor ve başarısızlık etiketini ruhuna bir mühür gibi kazıyor. Kendi kapasitesinin çok üstünde bir yükün altına sokulan çocukta oluşan o görünmez duvarlar, ileride hayatın her alanında karşısına çıkacak bir “öğrenilmiş çaresizliğe” dönüşüyor.

Bizler, eğitimci ve veli el birliğiyle, çocuklarımızı sadece test çözen birer robota indirgerken, onların sanatçı ruhunu, sporcu çevikliğini veya zanaatkar maharetini görmezden geliyoruz. Bu suni yarış, toplumsal bir körleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Peki, bu tıkanmış damarları nasıl açacağız? Dünyadaki başarılı modellere ve kadim geleneğimize baktığımızda reçete aslında çok nettir.

Uzak Doğu’nun disiplinli ama yetenek odaklı sistemlerinde veya Kuzey Avrupa’nın bireyselliği merkeze alan okullarında, çocukların akademik seviyeleri çok sıkı takip edilir ancak her çocuğa aynı reçete yazılmaz.

Örneğin Japonya’da ilkokul seviyesinde akademik bilgiden ziyade “yaşam becerileri” ve “karakter inşası” ön plandadır. Eğer bir öğrenci kuramsal derslerde zorlanıyorsa, sistem onu zorla bir kâğıda hapsetmek yerine, onun hayata tutunabileceği pratik alanları keşfetmesine imkân tanır.

Medeniyetimizin köklerine baktığımızda ise muazzam bir “yönlendirme” dehasıyla karşılaşırız. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki medrese-tekke-lonca üçgeni, insanı bütüncül bir bakış açısıyla ele alırdı. Kadim kültürümüz bize öğretir ki; yarın huzura vardığımızda asıl hesap vereceğimiz şey, çocuğun kaç soru çözdüğü değil, onun tertemiz fıtratını koruyup korumadığımızdır.

Bir gencin zihni hendeseye, geometriye basmıyorsa, o genç zorla bir mühendis yapılmaya çalışılmazdı. Derhal yeteneğine göre bir sanat dalına veya bir zanaat ocağına yönlendirilirdi. “Her çiçek her toprakta yetişmez.” düsturuyla, her fidan kendi mizacına uygun iklimle buluşturulurdu. Bu sayede ne kimse işsiz kalırdı ne de kimse yapamadığı bir işin altında ezilirdi. Bugün bizim ihtiyacımız olan, her öğrenciye aynı LGS gömleğini giydirmek değil; her çocuğun boyuna, posuna ve ruhuna uygun bir gelecek terziliği yapmaktır.

Bu okulların, eğitimcilerin yapabileceği bir şey olsa gerek!

Ancak birbirimizle olan yarış, doğru olanı uygulama fırsatını elimizden almış görünüyor.

“O okulda şu kadar etüt, bu kurs merkezinde bu kadar deneme, şu hoca ile bu kadar özel ders…”

Bu kontrolsüz yarışın sonu yok!

Ancak unutulmamalıdır ki; eğitim bir istatistik savaşı değil, bir insan yetiştirme sanatıdır. Yanlış anlaşılmasın; akademik altyapısı sağlam, kapasitesi ve çalışma sorumluluğu bu tempoyu kaldırabilen öğrencilerimiz için fıtratına uygun en yoğun programı elbette yapalım.

Ancak saha böyle ilerlemiyor.

Yan binadaki okul yapıyor diye, her çocuğu aynı mengeneden geçirmeye çalışmak pedagojik bir hatadır.

Bunun için beşinci ve altıncı sınıflar birer “keşif sahası, değerlendirme alanı” olarak görülmelidir. Tüm öğretmenlerin kanaati, yazılı sınavların seyri ve rehberlik servisinin somut verileri masaya yatırılır.

Bu veriler ışığında, hangi öğrencinin akademik yükü başarıyla sırtlanacağı, hangisinin ise farklı bir yetenek kanalında daha mutlu ve üretken olacağı net bir şekilde belirlenir. Anlamadığı derste saatlerce tutulan çocuğun yaşadığı bıkkınlık ve ördüğü zihinsel duvarlar, sadece bugünü değil, o çocuğun tüm geleceğini karartır.

İdeal olan; aslanı koşmaya, balığı yüzmeye teşvik etmektir. Dünyadaki örneklerde olduğu gibi, öğrenciyi “kaybetmeme” kaygısıyla değil, “kazanma” ve “keşfetme” amacıyla yönlendirdiğimizde hem veli huzur bulacak hem de her evladımız kendi kabiliyetinin zirvesine doğru emin adımlarla yürüyecektir.

İdeal olanı hayal etmekten öte, artık uygulamaya geçmek zorundayız.

Yöneticiler, öğretmenler, veliler, hepimiz!

“Yan bina, şu etüt, bu okul, şu kurs ne yapıyor?” diye bakmayı bırakıp, “Benim öğrencimin fıtratı neyi gerektiriyor?” sorusuna cevap aramalıdır.

Akademik başarısı olmayan çocuklara; öğleden sonraları tamamen spora, sanata, el becerilerine ve sosyal projelere ayrılmış esnek programlar sunulmalıdır.

Denemekte fayda var.

MEB, müfredatı ve sınav sistemini, çocukları tek tip bir yarışa sokmak yerine, farklı yetenek alanlarını ödüllendiren bir yapıya kavuşturmalıdır. Yeni müfredat aslında buna imkân veriyor.

Uygulayabilirsek tabi!

Yine sınav telaşıyla doğru olanı uygulamaktan inşaAllah vazgeçmeyiz!

Veliler ise çocuklarını başkalarının çocuklarıyla değil, kendi potansiyelleriyle kıyaslamayı öğrenmelidir. Unutulmamalıdır ki; mutsuz bir doktor yerine, işini aşkla yapan ve toplumuna fayda sağlayan bir çiftçi veya bir teknisyen, iyi bir pastacı, güvenilir bir aşçı hem kendisi hem de vatanı için çok daha büyük bir kazançtır.

Fıtratı bozmadan, her cevheri kendi renginde parlatmak hepimizin borcu olsa gerek vesselam!

 

 

Kaynakça

  1. Cüceloğlu, D. (2015). Geliştiren Anne-Baba. İstanbul: Remzi Kitabevi. (Fıtrat ve öz güven inşası).
  2. Robinson, K. (2015). Yaratıcı Okullar. İstanbul: Pegasus Yayınları. (Standart sınav eleştirisi).
  3. Sahlberg, P. (2018). Eğitimde Finlandiya Modeli. İstanbul: Metropolis. (Esnek müfredat başarısı).
  4. Uzunçarşılı, İ. H. (1988). Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı. Ankara: TTK. (Enderun ve yetenek yönetimi).
  5. Avcı, N. (2012). Enformasyon Otobanı ve Eğitim. İstanbul: Klasik. (Eğitim felsefesi ve insan).
  6. Yusuf Has Hâcib. (2015). Kutadgu Bilig. Ankara: TDK. (Adalet ve liyakat kavramı).