"Enter"a basıp içeriğe geçin

KIZIL KARTAL’IN ÇIĞLIĞI: “VARDIM, VARIM, VAR OLACAĞIM!”

1919 yılının 15 Ocak gecesi Berlin, sadece bir devrimciyi değil, bir dönemin vicdanını kaybetti. Dipçik darbeleriyle susturulmaya çalışılan o ufak tefek kadının son sözleri aslında bir veda değil, bir meydan okumaydı: “Vardım, varım, var olacağım!”

Tarih bazen en sert fikirleri, en ince ruhlu insanların omuzlarına yükler. Bir yandan Avrupa’nın çelikten devrimci iradesi iken, diğer yandan da hapishane hücresinde bir kuşun kanat çırpışına şiirler düzen hassas bir kadındı o. Onu susturmak isteyenler, Landwehr Kanalı’nın karanlık sularına bıraktıkları bedeninin bir tohum olup tüm dünyada yeşereceğini hesaba katmamış olsalar da, hem teorisyen hem de eylem insanı olarak, modern siyasi düşünce tarihinin en sarsıcı figürlerinden biriydi kendisi.

Onun hakkında bir şeyler yazmak; adaleti, özgürlüğü ve bitmek bilmeyen bir umudu kaleme almak demektir. Onun hayatı, sadece siyasi bir biyografi değil; aynı zamanda ayrımcılığa, savaşa ve dogmalara karşı verilmiş muazzam bir direniş hikayesidir.

1871 yılında Polonya’da iyi eğitim almış Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Henüz 5 yaşındayken kalça kemiğinde yaşadığı bir rahatsızlık nedeniyle bacağı alçıya alındı ve 1 yıl boyunca yatağa bağlı yaşadı. Bu sürede geçirdiği tedavi sürecindeki olumsuzluklar sebebiyle de hayatı boyunca aksak kaldı. Yatağa bağlı olarak hayatını sürdürdüğü bu 1 yıllık sürede okuma yazma öğrendi. Hatta 9 yaşına kadar eğitim öğretim hayatına evden devam etti. 1880 yılında kazandığı sınavla Rus Kız Lisesi’ne girdi. Burada Rusçanın yanı sıra, Almanca, Fransızca ve Polonyaca öğrendi. O dönemde hem bir kadın hem bir Yahudi hem de bir Polonyalı (Rus işgali altında) olarak toplumun en dışlanmış kesimindeydi. Ancak bu durum onun mücadele azmini körükledi. Lise yıllarında Sosyalizm ile tanıştı. Politik grupların içerisinde yer aldı. Tam da bu nedenlerle hakkında tutuklama kararı çıkınca, 18 yaşında İsviçre’ye gitmek zorunda kaldı. 1889 yılında Zürih Üniversitesi’nde hukuk, ekonomi, politika, tarih, felsefe ve matematik eğitimi almaya başladı. Bu dönemde hem hayatını etkileyecek hem de hayatını etkileyeceği insanlarla tanıştı. Bunlarda birisi de, hem tutkulu, bir o kadar da sorunlu bir aşk yaşayacağı Leo Jogiches’ti. Kendini her şeyiyle aşkına adamaya hazır duygulu bir kadınla, soğuk, hesaplı ama bir yandan da öldüresiye kıskanç bir adamın eziyetli bir beraberliğiydi onlarınki.

1890 yılında Otto von Bismarck’ın (Eski Alman Reich Şansölyesi) Sosyal Demokrasi’yi yasaklayan kanunu lağvetmesiyle birlikte Sosyalist parlamentoya girdi. Parlamentoya girdikten kısa bir süre sonra, Sosyal Demokrat’ların devrimci çizgiden uzaklaşmaya başlamaları, onu ve içinde bulunduğu grubu rahatsız etmeye başladı. Ayrıca, onun ve çevresindekilerin Avustralya, Almanya ve Rusya’daki Sosyalist devrimin başarılı olması halinde, Polonya’nın da daha fazla özgürleşeceği fikri Polonyalı ve Rus Sosyal Demokrat’ların onlardan uzaklaşmasına neden oldu. 1898 yılında doktorasını tamamladı. O dönemde doktora yapan nadir kadınlardan biriydi o. Aynı yıl Gustav Lübeck ile evlendi ve Alman vatandaşlığı alarak Berlin’e gitti. Bu dönemde Almanya’da en büyük işçi hareketi olan SPD’ye (Alman Sosyal Demokrat Partisi) katıldı. Partinin erkek egemen yapısına ve katı hiyerarşisine rağmen, keskin zekâsı ve hitabet yeteneğiyle kısa sürede lider kadrolar arasında yer aldı. “Reform mu, Devrim mi?” adlı eseriyle, sistemin sadece küçük iyileştirmelerle değişemeyeceğini savundu. (Bu eser bugün bile siyaset biliminin temel metinlerinden biridir.) Bu dönemde sadece bu bölgede değil, Avrupa’da düşünceleri ve ideolojisi kabul görmeye başladı. Öyle ki, 1903 yılına gelindiğinde Sosyalist Enternasyonal Başkanlık Kurulu üyesi olmuş ve artık yalnızca Almanya’daki ve Avrupa’daki Komünist’lerin değil, uluslararası Komünist alanda kendi ideolojisi ve düşünceleriyle lider kadınlardan biri olmuştu. 1904-1906 yılları arasında 3 kez hapse girdi. Hapiste geçirdiği bu dönemler faaliyetlerine engel olmadı. SPD’ nin eğitim merkezlerinde ekonomi, politika, Marksist kuram ve sendikaların tarihi üzerinde dersler vermeye başladı. Ondan ders alan öğrencilerse onun derslerini “Entelektüel bir şölen” olarak tanımlamaktaydılar.

Almanya’da militarizm rüzgarının esmeye başladığı Birinci Dünya Savaşı yıllarında SPD, milliyetçiliğe doğru kaymaya başlamıştı. Bu sebeple partiden ayrıldı. Alman Sosyalist hareketinin en önemli figürlerinden biri, ateşli bir antimilitarist Karl Liebknecht ile birlikte 5 Ağustos 1914’te yeni bir oluşum başlattılar. Karl Liebknecht ismi Sosyalist ideoloji için çok önemli bir yerdedir. Kızıl kadının hikayesi, yoldaşı Karl Liebknecht olmadan eksik kalırdı. Liebknecht ‘in vaftiz babaları arasında Karl Marx ve Friedrich Engels bulunmaktadır. Hukuk ve ekonomi eğitimi almış, Berlin’de kardeşiyle birlikte bir hukuk bürosu açarak siyasi davalarda sosyalistleri savunmuştur. 1907 yılında yayımladığı “Militarizm ve Antimilitarizm” adlı eseri nedeniyle “vatana ihanet” ile suçlanmış ve 18 ay hapis yatmıştır. Hapisteyken Prusya parlamentosuna seçilmiştir. Karl Liebknecht, 1914 yılında Alman Reichstag’ında (parlamentosunda) savaş kredilerine karşı oy kullanan ilk ve tek milletvekili olarak tarihe geçmiştir. Kendi partisi SPD’nin savaşı destekleme kararına isyan ederek; “Asıl düşman kendi ülkemizdedir!” sloganıyla işçi sınıfını savaşa karşı durmaya çağırmıştır. Savaş karşıtı faaliyetleri nedeniyle partiden ihraç edildikten sonra, yukarıda da bahsettiğim, yeni bir oluşum olan Spartaküs Birliği’ni (daha sonra adı Alman Komünist Partisi olarak değişti), onunla birlikte kurmuştur. 1918’de Almanya’daki monarşinin çöküşü sırasında, Berlin Sarayı’nın balkonundan “Özgür Sosyalist Cumhuriyeti” ilan etmiştir. ​Bugün hala dünya genelinde Sosyalist ve Komünist hareketler için cesaretin ve savaş karşıtlığının sembolü olarak anılmaktadır.

Karl Liebknecht sokaklarda ve parlamentoda yükselen ateşli bir sesin sahibi iken, bu sesin arkasındaki teorik derinlik ve stratejik akıl ise büyük ölçüde o kızıl kadına aitti. Liebknecht’in “Asıl düşman kendi ülkemizdedir!” haykırışı, kızıl kadının emperyalizm üzerine yaptığı analizlerle ete kemiğe bürünüyordu. Bu iki figür, bir elin parmakları gibi birbirini tamamlayarak, sadece bir parti değil, yeni bir dünya vizyonu inşa etmeye giriştiler…” Liebknecht’in bu örgütlenme içindeki militan duruşu, devrimci ve mücadeleci teorisyen o kadının kalemiyle birleşmişti. O, Liebknecht’in aksiyon dolu karakterini, yazdığı makaleler ve kitleleri harekete geçiren hitabetiyle besliyordu. Özellikle Liebknecht’in hapis yılları ve sonrasındaki süreçte, hareketin ideolojik hattını korumak için…

Kızıl kadın birçok Sosyalist partinin aksine savaşa şiddetle karşı çıktı. “İşçilerin birbirini öldürmesine hayır” dediği için defalarca hapse atıldı. Hapis yıllarında yazılar kaleme aldı. Bu yazıların bir kısmı Rusya Sosyalist Devrimi ile alakalı, bir kısmı da Bolşevikler’e eleştirel yaklaşım niteliğindeydi. Yazıları onun sadece bir teorisyen değil, bir doğa aşığı olduğunu da gösteriyordu. Hücresindeki kuşları beslemesi ve botanik çalışmaları, onun “yaşam savunucusu” yanını temsil etmektedir. 1915-1918 yılları arasında Berlin, Wronke ve Breslau hapishanelerinde tutulduğu dönemde kaleme aldığı “Hapishaneden Mektuplar” isimli eserlerinde, hücresinin penceresinden gördüğü kuşları, bitkileri ve böcekleri büyük bir titizlikle tasvir etti. Kuşların ötüşlerinden tarım tekniklerinin (modern rasyonel tarımın) doğaya verdiği zararlara kadar geniş bir yelpazede gözlemlerini paylaştı. Bir mektubunda şöyle yazar: “Asıl mesele insan olmaktır. Bu da sarsılmaz, berrak ve her şeye rağmen neşeli kalabilmek demektir.” Bu, onun zor şartlar altında bile koruduğu yaşam felsefesini özetler niteliktedir. Acıdan şikâyet etmeyi zayıflık olarak görür; kendi acılarını sessizce yaşamayı, dışarıya ise umut ve neşe vermeyi tercih eder. Bu mektuplar, onun ölümünden sonra yayımlanmış ve dünya edebiyatının en önemli hapishane yazıları arasında kabul edilmiştir. John Berger, onun mektuplarını “korkusuz, kırılmaz, tutkulu ve kibar bir kadının sesi” olarak tanımlar. ​Onun ruh halini en iyi özetleyen satırlardan biri şöyledir:

“Biliyorum ki her şeye rağmen; fırtınaya, kar altındaki yalnızlığıma ve parmaklıklara rağmen hayat güzel… Eğer nasıl yaşanacağını ve her günün tadını nasıl çıkaracağınızı bilirseniz, hayat size hep bir şeyler sunar.”

Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle hapisten çıktı. Karl Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Partisi’ni kurdu. Parti’nin kuruluş kongresinde geniş kitlelere son kez konuştu. 25 yıl önce Polonya’dan gelen, 23 yaşındaki genç kadın değildi artık. O, uluslararası alanda tanınan bir lider ve kadın devrimcilerden biriydi. Sovyet Devrimi’ni desteklemesine rağmen, Lenin’in ifade özgürlüğü konusundaki kısıtlamalarını sertçe eleştirecek kadar dürüst bir demokrattı. Öyle ki Lenin onun için; “O bir kartaldı ve hep kartal olarak kalacak!” demişti. Onun için sosyalizm sadece bir ekonomi modeli değil, insanların birbirine ve doğaya yabancılaşmadığı bir “nezaket dünyası”ydı.

O sadece Komünist olduğu için değil, aynı zamanda bir Yahudi olduğu için de hedefteydi. 15 Ocak 1919 tarihinde kapı çalındı ve hükümetin desteklediği paramiliter gruplar tarafından yakalandı. Sokağa çıkacakmış gibi giyindi ve hapse girecekmiş gibi çantasını hazırladı. Ancak adres ikisi de değildi. O gün Karl Liebknecht de gözaltına alınmıştı. Yakalandıkları sırada o kadar çok darbe almışlardı ki, bilinç kaybına uğradılar. Liebknecht başına aldığı kurşun darbeleriyle hayatını kaybetti. O ise, ölünceye kadar dövüldü ve cesedi Berlin’deki Landwehr Kanalı’na atıldı. Aylar sonra bulunan bedenini, yakın bir arkadaşı ancak üzerindeki kıyafetlerden teşhis edebilmişti.

Bugün dünya onu “Kızıl Rosa” olarak bilmekte. Tarihin gördüğü en naif ama en eğilmez kalem olan o kadın, Rosa Luxemburg’dan başkası değildi elbette.

Rosa Luxemburg’u sadece yıllar önce yaşamış tarihsel bir figür olarak değil, bugünün dünyasına ışık tutan bir “erken uyarı sistemi” olarak görmek mümkün. Onun fikirleri, 21. yüzyılın krizlerine çok güçlü yanıtlar sunuyor aslında.

Bugün yankı odalarına hapsolmuş durumdayız; sadece kendi fikrimizden olanları duyuyor, geri kalanını duymuyoruz. Rosa’nın o meşhur “Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür.” sözü, tüm algoritmalara ve linç kültürüne karşı en büyük savunmadır. O, gerçek bir demokrasinin ancak eleştiri ve aykırı seslerle nefes alabileceğini söylüyordu. Kapitalizmin doğayı ve kaynakları sınırsızca sömürme eğilimini erkenden fark etmişti. Bugün iklim aktivistlerinin dile getirdiği “Sistem değişikliği, iklim değişikliği değil” sloganı, Rosa’nın “Ya Sosyalizm! Ya Barbarlık!” tahliliyle birebir örtüşüyor. Doğanın tahribatını, kâr hırsının kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyordu. Dünyanın dört bir yanında yükselen bölgesel savaşlar ve silahlanma yarışı, Rosa’nın hayatı boyunca savaştığı “militarizm” olgusunu tekrar gündeme getiriyor. Onun “milliyetçilik” yerine “insanlık ve sınıf dayanışması” vurgusu, bugünün sınır çatışmalarına karşı etik bir duruş sergiliyor. O, hiçbir zaman sadece bir “kadın hakları savunucusu” olarak anılmak istemedi; doğrudan dünyayı yöneten fikirlerin kalbinde yer aldı.

Bugün Rosa Luxemburg’u anmak, tozlu bir tarih kitabını karıştırmak değildir. Aksine; gelir adaletsizliğinin uçuruma dönüştüğü, savaş tamtamlarının yeniden çalındığı ve demokrasinin içinin boşaltıldığı bir çağda, Landwehr Kanalı’nın karanlık sularından yükselen o berrak sesi duymaya çalışmaktır. O, bize özgürlüğün bir lütuf değil, ancak farklı seslerin bir arada yaşama iradesiyle kazanılacak bir hak olduğunu hatırlatıyor.

Demokrasinin sadece bir sandık aritmetiğine indirgendiği, farklı seslerin yankı odalarında boğulduğu bir çağda, Rosa’nın demokrasisi; sandıktan çıkan bir sayı değil, sokağın, fabrikaların ve hücrelerin içindeki özgürlük çığlığıydı.

“Vardım, varım, var olacağım!”

Onun mirası sadece kitaplarda değil, adaletsizliğe karşı atılan her çığlıkta yaşamalıdır. Tıpkı Bertolt Brecht’in, onun ardından bıraktığı o sarsıcı dizelerde faili ve mağduru açıkça ilan ettiği gibi:

“Kızıl Rosa da gitti…
Yattığı yer gözlerden uzakta.
Gerçeği söylediği için yoksullara,
Kovdu onu dünyadan zenginler.”

Kızıl Kartal’a ve onun hiç sönmeyen kavga ateşine saygıyla…