Dikkat! Eğitimde Çözüm Önerisi Olabilir.
“Deneyimli Bir Eğitimcinin Gözünden Geleceğe Yönelik Keskin Bir Görüş”
Değerli okurlar ve sevgili meslektaşlarım, yıllardır sınıflarda edindiğim tecrübe ve vicdani sorumlulukla şunları söyleyebilirim:
Mevcut eğitim sistemimiz, özellikle lise ve lise sonrası kademelerde, büyük bir oyalamadan ibarettir. Milyonlarca gencimizi ne kendilerine ne de ülkeye katma değer sağlamayan, sadece “diploma” denen kâğıt parçasını elde etme yarışına sokuyoruz. Çoğu da zorla, sınıfta kalmak olmadığı için öyle ya da böyle, bir şekilde sınıfı geçiyor. Üniversiteler ise parayı verenin diploma aldığı bir sisteme evriliyor.
Bu, sadece bireysel zaman kaybı değil, aynı zamanda ulusal enerjinin -yani büyük bir kitlenin- israfıdır. Artık doğru bilinen bu yanlışları yıkıp, gerçeklerle yüzleşme zamanıdır. Eğitim sistemimiz, ahlaki değerleri ve ekonomik gerçekleri dikkate alarak, köklü bir değişime ihtiyaç duymaktadır.
Bugün, elimizde şişkin bir “Diploma Enflasyonu” sorunu var. Yeteneği, merakı ve algı seviyesi ne olursa olsun, parayı veren herkesin bir şekilde üniversite kapısından girdiği ve çıktığı bir mekanizma kurmuşuz. “Neredeyse almayanı dövüyorlar!” durumuna geldik.
Bu durum, akademik bilginin ve üniversite mezununun itibarını yerle bir etti. Diplomasını alan birçok genç, yetkinlikten yoksun olduğu için iş bulamıyor. İşveren ise nitelikli eleman bulamıyor. Düşünün ki, zorlu bir fakülteyi bitirmiş, gece gündüz dirsek çürütmüş bir öğrenci ile, paralı bir bölümden üç beş sınavla zar zor diploma almış bir öğrenci aynı “yükseköğrenimli” statüsünde anılıyor.
Bu durum, emeğin ve zekânın değerini düşürmekten başka neye yarar?
Eğitim, hak ediş ve liyakat üzerine kurulmalıdır. Parayla diploma dönemine bir son verilmeli.
Eğitimde yapılması gereken en hayati değişiklik, zorunlu eğitimin sınırlarını kesin olarak çizmek ve “Sınıfta Kalma” kuralını tavizsiz bir şekilde geri getirmektir. Eğitimin ciddiyetini ve öğrenmenin sorumluluğunu pekiştirmek için, özellikle ilkokuldan itibaren “Sınıfta Kalmak” kuralı kesinlikle uygulanmalıdır.
Öğrenmenin temelleri, ciddiyetle atılmalıdır; başarısızlık duygusunu tecrübe etmek, bireye sorumluluk ve disiplin aşılar. Bu, sadece akademik değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin ve çalışkanlık erdeminin de pekişmesini sağlayacaktır.
Mevcut sistemi şu şekilde düzenleyebiliriz. İlkokul 5 yıl ve zorunlu olmalı, ortaokul 3 yıl, lise ise 2 yıl sürmelidir. Ancak, ilkokuldan sonra zorunlu eğitim olmamalıdır. Çocuklar, 11-12 yaşlarında temel okuryazarlık, matematik ve ahlaki değerler gibi zorunlu donanımları edindikten sonra, eğitim hayatına devam etme kararı tamamen kendilerine ve ailelerine bırakılmalıdır. Devletin zorunluluğu bu noktada bitmeli, geri kalan yol, yeteneğe ve isteğe bağlı olmalıdır.
Milyonlarca gencin üniversite sıralarında zaman geçirmesi, o gençlerin hayattan çalınmış en verimli yıllarıdır. Akademi, yani yükseköğretim, toplumun sadece en zeki, en meraklı ve en yetenekli %1-2-3…7…13 ’lük diliminin işi olmalıdır.
Üniversiteye giriş kapısı, sadece ulusal çapta yapılan merkezi sınavlarda ilk yüz bin, hatta yüz elli bine giren öğrencilere açılmalıdır. Yani ihtiyaca göre belirlene net rakamlar olmalı.
Parayla diploma edinme sistemine kesinlikle son verilmelidir. Üniversiteler, özellikle yükseköğretimin kalitesini düşüren, parayla öğrenci alıp “diploma satan” kurumlara dönüşmekten men edilmelidir.
Kalite, paranın üstünde tutulmalıdır. Bu sistemde, üniversite diploması gerçekten bir değerin ve yetkinliğin göstergesi olur. Mezun olan gençlerin ise yüksek nitelikleri sayesinde iş bulma sorunu kalmaz ve akademik camia hak ettiği değeri ve saygınlığı yeniden kazanır.
Geri kalan büyük çoğunluk için kilit nokta ise şudur, “Erken yaşta hayata atılım ve uzmanlaşma.” 11-12 yaşından sonra akademik eğitime yatkın olmayan gençler, meslek, spor ve sanat okullarına veya kendi işlerine, mahallesinde, etrafında yapabileceği bir işe yönlendirilmelidir.
Ortaokul ve lise kademeleri, teoriden ziyade pratik beceri kazandıran nitelikli eleman yetiştirme merkezleri olmalıdır. Gençler 15-16 yaşlarında bir meslek (kaynakçılık, yazılımcı yardımcılığı, elektrik teknisyenliği vb.) öğrenmeli ve erken yaşta kalifiye eleman olarak iş hayatına atılmalıdır.
Gençlerin 25-30 yaşına kadar okullarda zaman kaybetmesi yerine, 18-20 yaşında işgücüne katılması, ülkenin yaşlı nüfus yükünü hafifletir ve ekonomik hareketliliği artırır. Bu gençler diledikleri kurslarda veya halk eğitim merkezlerinde eğitim almaya devam edebilirler ancak bu eğitimler, akademik diploma yetkisi taşımaz ve sadece kişisel gelişim amaçlı kalır. Bu sayede “parayı verenin diploma aldığı” sistemden kaçınılmış olur.
Bu radikal, köklü yaklaşım, ülkemizin hem ekonomik yükünü hafifletecek hem de gerçekten zeki ve yetenekli gençlerin önünü açarak onların topluma en yüksek katkıyı sağlamasını mümkün kılacaktır.
Eğitim, sadece bir yol değil, bir filtredir ve bu filtrenin ayarları, acilen hak edişe göre yeniden yapılmalıdır. Liyakat, yetenek, algı, başarıyı getirecektir. Gerçekten akademik anlamda başarabilecek öğrencileri üst seviye okullara yönlendirmeliyiz. Herkes akademik anlamda başarılı o-la-maz ki olamıyor da zaten.
Dedik ya! Üniversiteye gitmeyeni dövüyorlar(!)
Parayı veren düdüğü çalsa yine iyi. Ortada ne düdük var ne de çalacak biri.Herkes başkasından bekliyor. Herkes bir üniversite kazanıyor. Hem de çok az doğruyla kazanıyor.
“Nasıl kazanıyor, neden böyle yapılıyor?” anlamak mümkün değil.
Sırf bu tutarsızlığı göstermek isteyen bazı profesörler, eğitim sevdalıları “eksi puanla” bile üniversite kazandıklarını gösteriyorlar. Bunun yanlış olduğunu farklı davranış, söylem ve etkinliklerle belirtmeye çalışıyorlar, vesselam!
Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.
