İnsan bazen en çok alıştığı yerde yabancılaşır. Bir okulun koridorundan geçerken duvarlardaki çocuk seslerinin eksildiğini fark edersiniz önce. Sonra sıralar çoğalır, öğrenciler azalır.
Aynı bahçede aynı çınar durmaktadır ama gölgesinde bekleyenlerin sayısı her geçen yıl biraz daha eksilmiştir. Oysa okul dediğimiz yer yalnızca bina değildir; umutların, emeklerin ve geleceğe bırakılan hatıraların yaşandığı ikinci evdir, ailedir.
Ev sessizleştiğinde, aslında sessizleşen sadece duvarlar değildir.
Saat, duvarda asılı duran bir cellat gibi işlemeye devam eder.
Her kayıt döneminde bir veli daha vazgeçer, bir öğretmen daha mesleğinden uzaklaşır, bir okul sahibi daha hesap tablolarına uzun uzun bakar.
Kimse bunu yüksek sesle söylemez; çünkü herkes aynı sessizliğin içinde kendi yükünü taşımaktadır.
Eğitimin konuşulduğu yerde artık daha çok maliyetler, kira bedelleri, vergi yükleri ve ücretler konuşuluyorsa, orada çocukların geleceği de yavaş yavaş muhasebe tablolarının arasına sıkışmaya başlamıştır. Hiç istenmese de durum böyledir.
Büyük bir problemin ortasında duran insan gibi, bugün özel okullar da büyük bir zorluğun içindedir. Öğretmen anlaşılmadığını düşünmekte, veli çocuğunun geleceğinden kaygı duymakta, okul yöneticisi ayakta kalma mücadelesi vermekte, kamu ise çoğu zaman yalnızca rakamları görmektedir.
Oysa rakamların ardında binlerce öğretmenin emeği, milyonlarca öğrencinin hayali ve ülkenin yarınları vardır. Eğitimde yaşanan her kırılma, aslında toplumun vicdanında açılan yeni bir çatlaktır.
İnsan kendinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, sonunda yine kendisine döner.
Türkiye de bugün eğitim konusunda tam böyle bir eşiktedir. Yıllardır ertelenen sorunlar artık kapıyı çalmamaktadır; kapıyı çalıp çoktan içeri girmiştir.
Özel okulların yaşadığı kriz yalnızca özel sektörün değil, bütün eğitim sistemimizin aynaya bakmasını gerektiren tarihî bir uyarıdır.
Son yıllarda Türkiye’de özel okullardan devlet okullarına doğru hızlanan öğrenci geçişleri, yalnızca ekonomik daralmanın doğal sonucu olarak okunamaz.
Bu gelişme, eğitim sisteminde uzun zamandır biriken yapısal sorunların görünür hâle gelmesidir.
“Özellikle “Eğitimde Büyük Kırılma: Özel Okullardan Kitlesel Kaçışın Anatomisi” başlıklı çalışma, meselenin sadece ücret artışlarından ibaret olmadığını; güven kaybı, sürdürülemez finansman modeli, öğretmen istikrarsızlığı ve eğitim politikalarındaki belirsizliklerin birlikte hareket ettiğini ortaya koymaktadır.”
Özel okul sahiplerinin önemli bir kısmı da kamuoyunda zannedildiği gibi yüksek kârlar elde eden yatırımcılar değildir.
Artan personel giderleri, kira maliyetleri, enerji fiyatları, vergi yükleri ve sürekli değişen ekonomik şartlar birçok okulu ayakta kalma mücadelesine sürüklemektedir.
Eğitim sektörü, üretim yapan klasik bir işletme değildir.
Burada satılan ürün değil; insan yetiştirme sorumluluğudur.
Bu nedenle finansal sürdürülebilirlik ile eğitim kalitesi arasında kurulacak denge hayati önem taşımaktadır. Mutlaka devlet desteği verilmeli ve bu kurumlar desteklenmelidir.
Krizin en ağır yükünü ise öğretmenler taşımaktadır.
Bir ülkenin eğitim sistemi, öğretmeninin itibarı kadar güçlüdür.
Bugün birçok özel okul öğretmeni ekonomik kaygılar nedeniyle ikinci bir iş yapmak zorunda kalmakta, mesleki gelişim yerine geçim mücadelesi vermektedir.
Sürekli öğretmen değişiminin yaşandığı bir okulda ise öğrencinin aidiyet duygusunu koruması kolay değildir. Her değişen öğretmen, yalnızca bir personel değişikliği değil; öğrencinin zihninde kopan yeni bir bağ anlamına gelmektedir.
Burada asıl sorgulanması gereken nokta şudur:
Türkiye’de özel okullar gerçekten eğitim politikalarının doğal bir paydaşı olarak mı görülmektedir, yoksa yalnızca piyasanın kendi şartları içinde ayakta kalması beklenen ticari kurumlar olarak mı değerlendirilmektedir?
Eğer ikinci yaklaşım baskın olursa, eğitim kamusal niteliğini kaybetmeye başlar. Çünkü eğitim, yalnızca arz-talep dengesiyle yönetilebilecek bir sektör değildir. Hatayı da tam olarak burada yapıyoruz.
İslam düşüncesinde ilim, ticaretten üstün görülmüş; öğretmen ise bilgiyi taşıyan bir emanetçi olarak kabul edilmiştir.
Hz. Peygamber’in “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.” ilkesi, eğitim anlayışının merkezine merhameti ve hikmeti yerleştirir.
Anadolu’nun irfan geleneğinde de okul, sadece diploma verilen yer değil; insanın ahlakla yoğrulduğu bir ocaktır.
Bugün yaşanan krizin en önemli sebeplerinden biri, eğitimin giderek ekonomik göstergelerle ölçülmesi; ahlaki ve toplumsal değerlerin ise ikinci plana itilmesidir.
Elbette ekonomik gerçekler inkâr edilemez.
Ancak yalnızca maliyet hesabıyla yönetilen bir eğitim sistemi, insan yetiştirmeyi zamanla ikinci plana iter. Çocuklarımızın geleceği bilanço kalemlerinden daha değerlidir.
Aynı şekilde, yalnızca ideallerle hareket edip ekonomik gerçekleri görmezden gelmek de çözüm değildir. Asıl ihtiyaç duyulan şey; adalet, liyakat, şeffaflık ve ortak sorumluluk ilkeleri üzerine kurulmuş yeni bir eğitim sözleşmesidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, özel okulları suçlamak ya da devlet okullarını yüceltmek değildir. İhtiyaç duyulan şey; devleti, özel okulları, öğretmeni, veliyi ve akademiyi aynı masada buluşturacak yeni bir eğitim vizyonudur. Çünkü eğitim rekabetin değil, ortak geleceğin alanıdır.
Çocuklarımız birbirimizin rakibi değil, ortak emanetidir.
Bu emaneti koruyamadığımız gün, kaybeden yalnızca özel okullar olmayacak, Türkiye’nin geleceği olacaktır.

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Tantuni, zeytin, kayısı diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve üç çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.
