Hayatın öğrettiğiyle eğitimin yoğurduğu ortak bir hakikat vardır.
Çocuklar, duyduklarından çok gördükleri güzelliklerle şahsiyet kazanırlar. Bir çocuğun karakterini yalnızca ders kitapları değil, evinde gördüğü küçük iyilikler, büyüklerinden işittiği nasihatler ve günlük hayatın sessiz örnekleri şekillendirir. Çünkü eğitim, sadece bilgi aktarmak değil; insan yetiştirmektir. İnsan yetiştirmenin özü ise iyilik, edep ve sorumluluk duygusunu nesilden nesile taşıyabilmektir.
Bizim medeniyetimizde “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözü boşuna söylenmemiştir. Küçücük bir ikramın, samimi bir tebessümün, karşılıksız yapılan bir yardımın yıllarca unutulmamasını anlatan güzel ve etkili bir atasözü.
Bu söz aynı zamanda iyiliğin insan ruhunda bıraktığı derin izlerin en güzel göstergesidir. Bugün eğitimden söz ederken akademik başarıyı konuşuyoruz. Konuşmalıyız da elbette. Bir de çocuklarımızın kalbine merhameti, paylaşmayı ve başkasının derdiyle dertlenmeyi ne kadar yerleştirebildiğimizi aynı ciddiyetle konuşmalıyız.
Toplumların gerçek gücü, bireylerin birbirine gösterdiği saygı ve nezaketle ölçülür.
Atalarımızın “Edep Ya Hu!” diye özetlediği anlayış, aslında başlı başına bir eğitim modelidir.
Adabımuaşeret dediğimiz görgü ve incelik kuralları, insanın hem Rabbine hem de çevresine karşı sorumluluklarını hatırlatan bir hayat terbiyesidir. İnsanın haddini bilmesi ve onu aşmaması büyük bir fazilettir. İşte eğitimin en önemli görevlerinden biri de bu ölçü duygusunu kazandırmaktır.
Nasıl kazandırılır, neler yapılır?
Bu konuda kafa yormak ve mesai harcamak zorundayız.
Mevlânâ’nın “İnsanla hayvan arasındaki fark edeptir.” sözü, bugün modern dünyanın hızına kapılıp unuttuğumuz bir hakikati yeniden önümüze koyuyor. Teknolojiyi öğretebiliriz, yabancı dil kazandırabiliriz, meslek sahibi yapabiliriz; fakat edebi, zarafeti ve iyiliği öğretemezsek eksik kalırız. Çünkü karakter eğitimi olmadan bilgi, insanı kemale erdirmeye yetmez.
Bir öğretmen olarak sınıfta veya bir veli olarak evde sık sık şunu gözlemlemişsinizdir. Çocuklar söyleneni değil, gördüklerini öğrenirler.
Babasının yaşlı komşusunun yükünü taşımasına şahit olan çocuk yardımseverliği öğrenir. Annesinin sofraya misafir gelince en güzel tabağı çıkarması, ona ikram kültürünü öğretir. Dedesinin ihtiyaç sahibini incitmeden desteklemesi, merhametin sessiz ama etkili dilidir. İşte gerçek eğitim budur; yaşanarak aktarılan değerler eğitimi.
İçinde bulunduğumuz çağ, bireyi çoğu zaman kendi konfor alanına çekiyor. Oysa insan, yalnızca kendisi için yaşadığında eksik kalır. Hayatın her dönemecinde karşımıza çıkan sorunlar bizi iki tercihle baş başa bırakır.
Seyirci olmak ya da çözümün bir parçası hâline gelmek. Çocuklarımıza vereceğimiz en büyük derslerden biri de budur.
Nerede olursan ol, sorunun değil çözümün tarafında yer al.
Bu anlayış, İslam ahlakının da temel taşlarından biridir. Peygamber Efendimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” düsturu, eğitimin nihai hedefini açıkça ortaya koymaktadır.
Faydalı insan yetiştirmek… Sadece başarılı değil; vicdan sahibi, adalet duygusu gelişmiş, başkalarının hakkını gözeten bireyler yetiştirmek.
Bugün okullarımızda bir fidan dikme etkinliği, ihtiyaç sahipleri için düzenlenen yardım kampanyaları ya da yaşlı ziyaretleri belki küçük çalışmalar gibi görülebilir. Fakat bu faaliyetler çocukların ruhunda büyük pencereler açmaktadır. Çünkü iyilik, anlatılarak değil; yapılarak öğrenilir. Bir öğrenci elindeki fazla kitabı başka bir arkadaşına verdiğinde paylaşmanın bereketini hisseder. Bir sokak hayvanına su bıraktığında merhametin ne demek olduğunu kavrar. O an, ders zilinin ötesinde gerçek bir eğitim başlamış olur. Buna çocuklarımızın çok ama çok ihtiyacı var.
Bizim aile kültürümüzde büyüklerin anlattığı hatıraların ayrı bir yeri vardır. Dedelerin yokluk yıllarında komşularıyla ekmeğini bölüşmesi, ninelerin kapıya gelen hiçbir misafiri geri çevirmemesi sadece birer anı değildir. Bunlar toplumsal hafızamızın ahlak dersleridir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” anlayışı, çocukların karakterine işleyen en güçlü eğitim metinlerinden biridir.
Elbette çağ değişiyor. Bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Ancak bilgelik hâlâ aile sofrasında, öğretmenin örnek davranışında ve toplumun ortak değerlerinde yeşeriyor. Eğitim politikaları kadar evlerimizin iklimi de önem taşıyor. Çünkü okul bilgi verir, aile ise kişilik inşa eder. İkisi bir araya geldiğinde sağlam bir nesil ortaya çıkar.
Sonuç olarak, çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miras ne servet ne de makamdır. Onlara kazandıracağımız empati, sorumluluk, edep ve iyilik alışkanlığı; nesiller boyunca yaşayacak gerçek hazinedir. Okyanusu oluşturan damlalar gibi, toplumun huzuru da küçük ama samimi iyiliklerin birikmesiyle meydana gelir.
Bugün belki bir öğrencinin bahçede kaybolan kalemini bulmak, oyuna giremeyen bir öğrenciyi oyuna dahil etmek, bir komşunun hâlini sormak, ailece bir ihtiyaç sahibine destek olmak büyük haberlerin konusu olmayacaktır. Fakat unutmayalım ki medeniyetler, gösterişli sözlerle değil; gündelik hayatta yaşatılan değerlerle ayakta kalır.
Tüm eğitimcilerin yüreğinden süzülen en büyük temenni şudur:
Bilgili olduğu kadar edepli, başarılı olduğu kadar merhametli, kendisi için istediğini başkası için de isteyen nesiller yetiştirebilmek. Çünkü gerçek eğitim, insanın yalnız aklını değil, kalbini de aydınlatabilmektir.
Belki de her sabaha şu duayla başlamak, çocuklarımıza bırakacağımız en güzel alışkanlıklardan biri olacaktır.
“Ey Allah’ım! Bana bugün en az bir kişiye iyilik yapmayı nasip eyle.”
İnsan bu niyetle güne başladığında, iyiliği aramaya ve fark etmeye başlar. Bir büyüğün gönlünü almak, bir öğrenciyi cesaretlendirmek, bir komşunun yükünü hafifletmek ya da yolda karşılaşılan bir insana tebessüm etmek… Bunların hiçbiri küçük değildir. Çünkü iyilik, büyüklüğünü gösterişten değil, samimiyetten alır.
Atalarımızın söylediği gibi, “İyilik eden iyilik bulur.”
Bizlere düşen de bu güzel mirası yalnızca sözle değil, yaşayarak çocuklarımıza ve öğrencilerimize aktarmaktır. Zira gerçek eğitim, iyi insan yetiştirme sanatıdır; iyi insan ise etrafına huzur, merhamet ve umut taşıyan insandır, vesselam!

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Tantuni, zeytin, kayısı diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve üç çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.

