"Enter"a basıp içeriğe geçin

LGS’ye Çalışır gibi Yaparken Gerçekten Uyanan Emre’nin ve Musa’nın Hikâyesi

Kırk Birinci Dakikada Değişen Hayatlar

Masada cep telefonu bildirimlerinin arasında kaybolan LGS öğrencisi Emre’nin ve Musa’nın, nihayet kendi gerçek dünyalarını fark etmesi üzerine bir hikaye…

Emre ve Musa asıl kaçırdıkları şeyin saatlerce kaydırdıkları ekran bildirimleri değil, kendi gelecekleri olduğunu fark ettiler.

Fark eden ve edecek olan nice gençlere gelsin inşaAllah!

Hikâye Başlıyor…

LGS’ye Çalışır gibi Yaparken Gerçekten Uyanan Emre’nin ve Musa’nın Hikayesi

Masanın üstünde duran cep telefonu birden titremeye başlayınca Emre “fiilimsi” sorusuna mı yoksa telefona gelen mesaja mı cevap vereceğini şaşırdı.

Telefon, “tırr tırrrrr, tırrrrrr” diye titreşip duruyordu.

Ekranda yanıp sönen ışık da cabası…
Ekranda şöyle yazıyordu:

Musa, “Oğlum buna bak 🤔🤔🤔”

Emre, kalemini bıraktı ve biraz baksam ne olur ki, sadece bir dakika, dedi kendi kendine.

Evet, işte Emre’nin kaybettiği nokta tam da burasıydı.

Telefona gelen masum bir mesaj telefonun en tehlikeli hâlini ortaya koyuyordu.

Bir dakika ile başlayan masumiyet Emre’nin hayatında yani bu sınav yılında “bir dakika” bazen yirmi sekiz dakikaya kadar uzayabiliyordu.

Mesajdan sonra sınıf grubuna baktı.
8/A LGS GRUBU ve gruptan gelen otuz üç mesaj.

Arkadaşlardan biri, “Ordinaryüs Mustafa Hoca yarın hangi konuyu işleyecek ve hangi soruları soracak?” diye yazıyordu, mesajlardan birinde.

Başka birisi, “Kankiler 500-600 soruluk kaynak bitiren var mı?”

Ardından Musa’nın yeni yepyeni taze mesajı ekranda göründü.

“Emre, sen bugün kaç soru çözdün?”

Emre, telefonu ters çevirdi, yüzüstü yatırdı.
Bu heyecanlı, yoğun zamanda annesi birden kapıda belirdi.

“Oğlum kaç dakika oldu?”

“Anne yaaaa?”

“Oğlum ben sadece sordum.”

“Ben de öylece oturuyorum işte!”

“Oğlum işte sorun da bu zaten. Öylece oturuyorsun, çalışıyorsun yani.”

Çok uzaklardan olmasa da salondan babası Hasan Bey seslendi:

“Hanım, çocuğun dikkatini dağıtmayalım!”

Sonra Emre’ye seslendi,

“Oğlum bugün çalışabildin mi, kaç soru çözdün?”

Emre sandalyesini şöyle geriye doğru bir oynattı, gerine gerine arkaya yaslandı.
LGS yılı başlayalı herkes bir şekilde ders çalışıyordu.

Emre soru çözemiyordu ancak annesi İnternette “çocuk nasıl çalışmalı, ne kadar soru çözmeli? vb.” videoları izliyordu.

Baba da kaç soru çözerse ne kadar puan alır? gibi hesaplamalar peşindeydi.

Komşu Ayşe Hanım’ın kızı kaç net yapmış, kuzenler hangi kursa gidiyormuş, okulda hangi öğretmen hangi kaynağı öneriyormuş…

Sınava girecek kişi Emre`ydi ama sınavın bir ucundan herkes tutmuştu.

Oysa okulun ilk haftasında yani eylül ayının yaprakları sararttığı günlerde ne güzel başlamışlardı.

Yeni kalemlerin, kitapların kokusu eve yayılmış, masaya renk renk kalemler dizilmiş, duvara çalışma programı asılmış, motivasyon sözleri de uygun yerlere yapıştırılmıştı.

Zeynep Hanım, Emre’yle beraber çalışma programının fotoğrafını çekip aile grubuna bile göndermişti.

“MaşaAllah, disiplinli, heyecanlı başladık!” demişti teyzesi.

Hasan Bey de gururla,

Bu sene işi sıkı tutuyoruz, tutmalıyız, tutacağız, tutsak iyi olur, acaba tutabilir miyiz?” diye yarı ciddi yarı şaka cevap vermişti.

Evet, Eylül ayı…

Hasat mevsimiydi.

LGS`nin hasat zamanı değilse de motivasyon, plan zamanıydı.

Nasıl ki eylülde beklentiler yüksektir. Toprağa atılan ne varsa toplama zamanıdır.

Biz de motivasyon için daha ilk günlerden çalıştık ancak biraz hızlı başladık anlaşılan. Her şey birden oluversin istiyorduk. Hemen sonuç almaya kalktık.

Aradan günler, belki de bir iki ay geçmişti.
İlk gün heyecanla ve büyük umutlarla hazırladığımız plan hâlâ duvardaydı.

Tek bir eksik vardı.

Emre programa uymuyordu.
….

Bir gün sonra sabah Emre okul servisinde Musa`yı gördü.

“Dün kaç dakika çalıştın?”diye sordu Musa.

Emre de, “Çalıştığım kısmı mı soruyorsun, masada mış gibi oturduğum kısmı mı?”

“İkisini de sorayım o halde”

“Masada mış gibi elli iki dakika”

“Harika, yihuuuu!”

Dur oğlum acele etme!

“Hakiki anlamda çalışma ise on sekiz dakika”
Musa bu kez başını salladı.

“Ben masada bir saat oturdum. Senin mış gibi oturduğun kısım yani”

Emre şaşırdı ve sordu.

“Kaç dakika çalıştın?”

On üç dakika”

İkisi de uzun bir süre sustu.

Ne de olsa “Söz gümüş, susmak altındı.”

Okul servisi okulun bahçesinde durunca Musa iç çekti.

“Biz galiba hakiki anlamda ders çalışmıyoruz.”dedi.

Sadece çalıyormuş gibi yapıyoruz ve yalandan yoruluyoruz.”

… … …

Emin Öğretmen her zamanki gibi sınıfa girdi, tam ortada durdu, herkesle göz teması kurdu ve selam verdi.

Sonra tahtaya bir cümle yazdı.

Cümle şu:
Telefonuna her daim canı gibi bakan ve ders çalışan öğrenci deneme sınavında soruları yetiştiremedi.”

Sonra sakince sınıfa döndü.

“Çocuklar bu cümlede fiilimsi olan kelimeleri bulalım.”

Emre başını şöyle bir kaldırdı.

Musa da Emre’ye baktı ve göz göze geldiler.

Sonra ikisi de aynı anda tebessüm ettiler.

Emin Öğretmen de durumu fark etti.

Sonra,
“Hayırdır?”

Emre dayanamadı.

“Hocam biz mış gibi dinlediğimiz ve çalıştığımız için fiilimsileri bulamayız.”

Sınıfdaki bazı öğrenciler de güldü.
Emin Hoca da güldü.

Evet, öncelikle bu samimi paylaşımın için seni tebrik ediyorum Emre.

İşte!

Bazı öğrencilerimiz dersin önsözünü çok iyi biliyor ve okuyorlar.

Programı, kaynakları, hangi öğretmenin hangi tavsiyeyi verdiğini çok iyi biliyorlar. Ama kitabın içine girince, ders ve konular ilerleyince sayfalar sanki duruyor. Her şey zorlaşıyor, anlaşılmıyor, sanki çorbaya dönüyor.

… … …

Öğleden sonra Ordinaryüs Mustafa Hoca matematik dersinde iki adet denemeyi sıranın üzerine koydu.

Emre’nin ve Musa’nın deneme kitapçıkları.

Kitapçıklarınızı mutlaka incelemişsinizdir.
“En büyük hatanız neydi sizce?”diye sordu.
Musa heyecanla atıldı.

“Hocam deneme çok zordu,”

Emre de,

Hocam evde çok gürültülü bir ortam vardı, o yüzden çalışamadım.”

Musa tekrar, “Hocam ben kaynakları yetiştiremedim.”

Emre, “Hocam telefon çok dikkatimi dağıtıyor.”
?

Mustafa Hoca bir süre bekledikten sonra,
“Başka?”

İkisi de sustu.

“Demek ki?” dedi hata hep sizin dışınızda
O sırada kapıda Abdullah Hoca göründü.

Mustafa Hocam, Fen dersinde de genelde benzer bir durumu yaşıyoruz.

Fen laboratuvarında da böyle” dedi. “Deney başarısız olunca herkes tüpe bakıyor. Kimse kendisinde hata aramıyor.”

Teneffüs zili çalarken Emin Hoca da söze girdi.

“Evet, Çocuklar! Aslında herkes, hepimiz hayatı biraz dikey yaşıyoruz.

Ne demek bu?

Yani sürekli yukarı bakıyoruz. Puan, başarı, okullar, hedefler, yüksek puanlar…

Aklımız o kadar yukarıda ki beş karış değil yirmi beş karış yukarıda.

Sağımızdaki telefonu, solumuzdaki bahaneyi, önümüzdeki çözülmesi gereken soruyu, defterdeki eksik konuyu göremiyoruz, görmek istemiyoruz.

Musa fısıltı halinde şöyle dedi:

Hocalar bir araya gelince insanın kaçacak bahanesi kalmıyor.”

… … …

Bu anlamlı günün ardından Emre akşam masasının başına oturdu.

Masada duran telefonu yine titredi.
Yine yirmi beş mesaj, yine video önerileri…

Birkaç saniye sonra.

Musa çevrimiçi göründü.”

Sonra aile grubundan bazı görseller ve mesajlar geldi.

Birinde de şu yazıyordu: ”

Emre düzenli ders çalışıyormuş.🤔”

Emre şaştı kaldı, bir süre dondu.

Şu an kendisine ulaşılamıyor… 😅

Tam bu esnada annesi kapıdan başını uzattı,
Fotoğrafını çekmedim ki”

“Anne daha önce çekmişsin demek!”

Zeynep Hanım gülmemek için dudaklarını ısırdı.

Emre telefonu eline aldı ve bir süre telefona baktı.

Bu telefon, sanki bütün bahaneleri, boş işleri içine toplamış küçük bir kutuydu.

Bunu sesli olarak da söylemişti.

Annesi,

Evet oğlum aydınlanma yaşıyor!” dedi.

Emre, Anne yapma yaaa? dedi ve devam etti,

Evet, anne telefonu suçlamak, seni suçlamak, öğretmenleri suçlamak, gürültüyü, zor soruları, kötü günü suçlamak kolay…

İnsan kendisi dışındakileri kolayca suçlayabilir.

Evet, anne bugünden itibaren telefon bu odada olmayacak. Salondaki masanın çekmecesine bırakacağım , dedi ve hemen bıraktı.

Masasına döndü ve çalışmaya başladı.

Kitaptaki cümleyi defterine yazdı.

“Koşarak eve gelen çocuk…”

Fiilimsileri buldu.

“koşarak zarf -fiil, koşan çocuk sıfat -fiil” diye yazdı.

Bir an durdu ve içinden “Fiilimsi ne kadar da kolaymış.” dedi.

Saat birazcık ilerlemişti.

İlk yedi dakika, sıkıcı ve zor bir rampa gibiydi.

On iki dakika sonra masaya, kitaba, deftere ısınmaya başladı. Eli kaleme, kalem de deftere alışmıştı sanki.

Yirmi birinci dakikada telefonunu merak eder gibi oldu.

Otuz üçüncü dakikada telefona olan merakı yüzde yetmiş daha azalmıştı ancak hâlâ yüzde otuzluk bir merak öylece duruyordu.

Otuz dokuzuncu dakikadan kırkıncı dakikaya giderken annesinin kapının önünde durduğunu fark etti.

Zeynep Hanım kapıyı açmadı. Sadece dinledi ve sessizce oradan uzaklaştı.

Otuz dokuzuncu dakikada merakı azaldı.

Kırk birinci dakikada Emre kalemini bıraktı.

Fiilimsiler tam olarak bitmemişti, LGS konuları da bitmemişti. Eksikleri hâlâ vardı, çok çok vardı.

Evet, hayat böyle bir şeydi.

LGS`de hayata benzer.Hayat ne yatay ne dikey bir çizgi hâlinde ilerliyordu. İnsan hedefe doğru yürürken bir mesajla sağa sapıyor, bir arkadaş hayrına veya hatrına sola dönüyor, sonra da dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.

Emre o akşam ilk defa başladığı yerden daha ilerideydi.İlk defa aynı yerde değildi. Yerinde saymıyordu.

Evet, sadece kırk ya da kırk bir dakika ilerlemişti.

Evet, bazıları için küçük bir mesafe olabilir.

Ancak gerçekten kendi adımlarınızla, gayretinizle ve inancınızla olunca işler değişiyor.

Salondan babasının sesi geldi.

“Emre kaç soru çözdün?”

Emre kapıya doğru baktı ve tebessüm etti.

“Baba!”

“Bugün saymayalım”

Babası bir daha sormadı.

Emre yeniden kitabına döndü ve sayfaları çevirdi.

Emre gerçekten de önsözden çıkıp kitabın ortasından okumaya başlamıştı.

Bugün nicelikten ziyade nitelik adına büyük anlamlı mesafe almıştı.

İçsel motivasyon sağlanmış, artık telefon salondaki çekmecede yerini almıştı.

Nice Emrelere, Musalara, Ayşelere, Meryemlere, Yusuflara…