"Enter"a basıp içeriğe geçin

ROMA’NIN KILICI, NİL’İN ZEKÂSI: AŞK MI, İTTİFAK MI?

Tarih, bazen iki dudağın arasından dökülen bir fısıltıyla yeniden yazılır.

M.Ö. 48 yılının tozlu ve kan kokan İskenderiye’sinde, dünyanın en güçlü generali Jul Sezar’ın ayaklarının ucuna serilen sıradan bir halı, aslında Roma’nın mağrur kılıcını, Nil’in büyüleyici zekasına teslim edecek bir pusuydu. Halının içinden çıkan genç kraliçe Kleopatra, Sezar’a sadece bir müttefik değil; imparatorluk düşlerini süsleyen bir ihtiras ve Roma’nın temellerini sarsacak bir aşk sundu. Bu, bir hükümdarın bir kraliçeye diz çöküşü değil; dünyanın en büyük iki gücünün, tarihin tozlu sayfalarına kan ve altınla kazınacak olan o kaçınılmaz birleşmesiydi.

Jul Sezar (Gaius Julius Caesar)… Roma’yı bir Cumhuriyet’ten İmparatorluğa dönüştüren mimar…

Galya’yı (bugünkü Fransa) sekiz yıl süren kanlı savaşlar sonunda fethederek Roma topraklarına katan, askerleriyle birlikte en ön safta savaşan, çamurda onlarla uyuyan ve askerlerin kendisine taptığı bir lider…

​Meşhur “Veni, Vidi, Vici” (Geldim, Gördüm, Yendim) sözüyle özdeşleşen Sezar, hızı ve kararlılığıyla tanınırdı. Halkın sevgisini kazanmayı bilen bir popülistti. Borçları sildi, takvimi yeniden düzenledi (bugünkü takvimimizin temeli olan Jülian takvimi) ve kendini “Ömür Boyu Diktatör” ilan ettirdi. Ancak bu sınırsız güç, onun sonunu hazırlayan en büyük nefretin de kaynağı oldu.

Kleopatra… Nil’in zeki ve gururlu Kraliçesi…

​Kleopatra VII Philopator, genellikle sadece güzelliğiyle anılsa da, aslında antik dünyanın en donanımlı ve stratejik beyinlerinden biriydi. Ptolemaios hanedanının (Mısır’ı yöneten Yunan kökenli sülale) yerel Mısır dilini konuşan tek üyesiydi. Bunun yanı sıra İbranice, Arapça ve Latince dahil dokuz dil biliyordu. Matematik, astronomi ve hitabet sanatında ustaydı. Kleopatra, Sezar ile tanıştığında babasını kaybetmiş, kardeşi tarafından tahtından sürülmüş ve çölün kıyısında ordusuyla bekleyen bir sürgündü. Mısır’ın bağımsızlığını korumak için dünyanın en güçlü adamını “ikna etmesi” gerektiğini biliyordu. O, halkı tarafından “Yaşayan İsis” (bir tanrıça) olarak görülüyordu. Sadece bir kraliçe değil, Mısır’ın kadim geleneklerini yeniden canlandırmaya çalışan, halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir vatanseverdi.

Özetle, Sezar, gücü ve düzeni temsil ederken; Kleopatra, zekayı ve sürekliliği temsil ediyordu. Biri dünyayı kılıcıyla fethetmişti, diğeri ise dünyayı aklıyla yönetmek istiyordu. İskenderiye’de karşılaştıklarında, sadece iki insan değil, iki farklı güç felsefesi bir araya gelmiş oldu.

Sezar ve Kleopatra, kendi dünyalarında “köşeye sıkışmış” iki devdi. İkilinin tanışmadan önceki dünyalarına dair derin detaylar da vardı.

Sezar, Kleopatra ile tanışmadan hemen önce hayatının en büyük askeri zaferini kazanmış ama ruhsal ve siyasi olarak en yorgun dönemindeydi. Roma hukukuna göre ordusuyla geçmemesi gereken Rubicon Nehri’ni geçerek Roma’ya savaş açmıştı. Kendi eski dostu ve damadı olan Büyük Pompey ile dünyayı ikiye bölen bir iç savaşa tutuştu. Sezar, Pompey’i Yunanistan’daki Farsalus Muharebesi’nde ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaçan Pompey’in peşinden Mısır’a gittiğinde, aslında amacı Mısır’ı fethetmek değil, Roma’nın iç meselesini tamamen kapatmaktı.

Sezar artık Roma’da rakiplerini tek tek elemişti ancak Senato ona kuşkuyla bakıyordu. O, her ne kadar zaferlerle dolu bir general olsa da, Roma’nın o katı, aristokratik yapısı içinde kendini hep “dışlanmış bir dahi” gibi hissetti. Mısır’a ayak bastığında, karşısında karmaşa içinde bir krallık buldu.

​Kleopatra ise Sezar Mısır’a vardığında, babasından kalan mirası korumaya çalışan ama her şeyini kaybetmek üzere olan genç bir kadındı. Ptolemaios Hanedanı gelenekleri gereği, kardeşi XIII. Ptolemaios ile evlenmiş ve tahtı onunla paylaşmıştı. Ancak hırslı kardeşi ve onun danışmanları, Kleopatra’yı devre dışı bırakıp onu başkent İskenderiye’den sürdüler. Sezar İskenderiye limanına demir attığında, Kleopatra Suriye sınırında kendi topladığı derme çatma bir orduyla, kardeşine karşı tahtı geri almak için bekliyordu. Durumu umutsuzdu. Ya Roma’nın desteğini alacaktı, ya da tarihin tozlu sayfalarında silinip gidecekti.

Kleopatra, kendinden önceki atalarının aksine Mısır halkına yaklaşmıştı. Mısırlıların dilini konuşuyor, onların dinine saygı duyuyor ve kendini “Nil’in kızı” olarak tanımlıyordu. O, sadece bir yönetici değil, Mısır’ın 3000 yıllık ruhunu temsil eden bir semboldü.

Sezar ve Kleopatra’nın karşılaşması bir tesadüf gibi görünse de, aslında iki imparatorluğun en temel eksikliklerini birbirlerinde tamamlama arzusuydu. Bu aşkı başlatan şey romantizmden ziyade, hayati bir “kazan-kazan” denklemiydi. İşte o dönemde her iki tarafın masaya koyduğu ve birbirine muhtaç olduğu siyasi/ekonomik zorunluluklar bu denklemin birer sağlaması gibiydi.

​Sezar, Roma’nın en güçlü adamıydı ama aynı zamanda en borçlu adamlarından biriydi. Roma şehri, nüfusu milyonlara dayanan devasa bir metropoldü ve halkı doyurmak için sürekli bir tahıl akışına ihtiyaç vardı. Mısır, Nil Nehri’nin bereketi sayesinde antik dünyanın “ekmek sepeti” idi. Sezar, Mısır’ı kontrol ederse, Roma halkının midesini, dolayısıyla sadakatini de kontrol edebilirdi.

Sezar, Pompey ile yaptığı iç savaş sırasında ordusunu beslemek ve müttefiklerini yanında tutmak için devasa paralar harcamıştı. Roma hazinesi boşalmıştı. Mısır ise o dönemde dünyanın en zengin krallığıydı. Sezar’ın Kleopatra’ya değil, Kleopatra’nın kontrolündeki altın rezervlerine acil ihtiyacı vardı.

​Kleopatra zeki ve zengindi ama bir ordusu yoktu ve kendi halkı/ailesi tarafından dışlanmıştı. Kleopatra’nın kardeşi XIII. Ptolemaios, ordunun desteğini arkasına almıştı. Kleopatra’nın ise bu güce karşı koyabilecek bir askeri gücü yoktu. Sezar’ın yanında olması demek, dünyanın en yenilmez ordusunun (Roma Lejyonları) kraliçenin koruması altına girmesi demekti. O dönemde Akdeniz dünyasında “Roma kimi tanırsa kral odur” kuralı geçerliydi. Kleopatra, Sezar’ın desteğini alarak sadece kardeşini devirmekle kalmayacak, aynı zamanda tüm dünyaya Mısır’ın tek ve meşru hükümdarı olduğunu tescil ettirecekti.

​Bu iki isim karşılaştığında, aralarındaki çekim sadece fiziksel değildi; birbirlerinin sorunlarına sunabilecekleri çözümlerin büyüklüğüydü. Sezar, Kleopatra’da Roma’nın ekonomik kurtuluşunu; Kleopatra ise Sezar’da Mısır’ın (ve kendisinin) hayatta kalma garantisini gördü. (Kritik bir dipnot: Eğer bu ittifak kurulmasaydı, Sezar Roma’daki borçları yüzünden siyasi olarak çökebilir, Kleopatra ise tarihe “sürgünde ölen bir prenses” olarak geçebilirdi.)

Sezar’ın Mısır’a ayak basması, beklediği gibi bir diplomatik ziyaret değil, adeta bir arı kovanına çomak sokmak gibiydi. İskenderiye o dönemde sadece bir şehir değil, dünyanın en kaotik, en entelektüel ve en tehlikeli başkentiydi.

​Sezar Mısır’ın iç işlerine müdahale ederken gerilimli ve ölümle burun buruna geldiği günler de yaşamıştı. Karaya çıktığında, Mısır’ın çocuk kralı XIII. Ptolemaios’un danışmanları ona bir “hediye” sundu: Sezar’ın can düşmanı, ama aynı zamanda eski dostu ve damadı olan Büyük Pompey’in kesik başı. Mısırlılar bu hamleyle Sezar’ın takdirini kazanacaklarını sanıyorlardı. Ancak Sezar, bir Roma konsülünün barbarca katledilmesine çok sinirlenmişti; çünkü bir Roma generali, bir “yabancı” tarafından böyle katledilmemeliydi. Bu olay, Sezar’ın Mısır’ın iç işlerine “hakem” olarak değil, bir “cezalandırıcı” ve “düzenleyici” olarak girmesine neden olmuştu. İşte tam bu kaosun ortasında; Sezar öfkeli ve yalnızken, Kleopatra ise sürgünde ve çaresizken; ikisinin yolları o meşhur halı hikayesiyle kesişmek üzereydi.

Sezar, Kleopatra ile gizlice buluşup onun tarafını tutmaya karar verince, İskenderiye halkı ve kralın ordusu Roma’ya karşı ayaklandı. Sezar, emrindeki az sayıda askerle (yaklaşık 4.000 lejyoner) devasa İskenderiye Sarayı’nda kuşatıldı. Dünyayı dize getiren general, şimdi bir saray kompleksinin içinde kapana kısılmıştı. Limandaki donanmasının ele geçirilmesini önlemek için gemileri ateşe verdi. Bu yangın, efsanevi İskenderiye Kütüphanesi’nin bir kısmının yanmasına sebep olan o meşhur felaketin de başlangıcıydı. Hatta bir çatışma sırasında Sezar, zırhıyla denize atlayıp bir eliyle önemli belgeleri suyun üzerinde tutmuş ve yüzerek kurtulmak zorunda kalmıştı.

​Sezar, kuşatmayı yarmak için takviye kuvvet beklemek zorundaydı. Anadolu ve Suriye’den gelen destek birlikleriyle birleşerek, Nil Nehri kıyısında Kleopatra’nın kardeşi XIII. Ptolemaios’un ordusuyla nihai savaşa girdi.

Mısır ordusu bozguna uğradı. Kleopatra’nın kardeşi, altın zırhıyla Nil’in sularına gömülerek boğuldu. Bu, Sezar’ın Mısır üzerindeki mutlak hakimiyetini ilan ettiği ve Kleopatra’yı rakipsiz bir kraliçe olarak tahta oturttuğu andı.

Savaş bittikten sonra Sezar’ın hemen Roma’ya dönmesi gerekiyordu; Senato karışık, rakipleri hala hayattaydı. Ancak o, Kleopatra ile birlikte Nil üzerinde aylarca sürecek bir sefaya daldı. Roma’daki destekçileri “Sezar nerede?” diye sorarken, o Kleopatra ile devasa bir gemide piramitleri geziyor, Mısır’ın tanrı-kral kültürüyle tanışıyordu. Bu süreç, Sezar’ın karakterinde bir kırılma yarattı; Roma’nın mütevazı “birinci vatandaşı” olmaktan çıkıp, Doğu’nun “mutlak hükümdarı” olma fikrine ısınmaya başladı.

Sezar Mısır’a bir kovalamaca için gelmiş, ancak kendisini bir iç savaşın, bir yangının ve hayatının en büyük tutkusunun ortasında bulmuştu. Mısır’ın iç işlerine müdahale etmesi, ona bir krallık kazandırdı ama Roma’daki cumhuriyetçiler arasındaki “diktatörlük” korkusunu da zirveye taşıdı.

Sezar’ın Mısır’da geçirdiği her fazla gün, Roma’da fırtınanın şiddetini artırıyordu. Roma halkı ve Senatosu için Mısır, sadece bir tahıl ambarı değil, aynı zamanda Roma erdemlerini çürüten “egzotik ve tehlikeli” bir bataklıktı.

​Sezar, Pompey’i yendikten sonra hemen Roma’ya dönüp düzeni sağlamak yerine Mısır’da kalınca, Roma’da tam bir kaos hâkim oldu. Roma sokaklarında “Sezar Nil’in büyüsüne kapıldı”, “Bir kadın onu esir aldı” haberleri yayıldı. Sezar’ın yokluğunda Roma’yı yönetmesi için bıraktığı Mark Antony, idari konularda yetersiz kalıyor ve şehirde asayiş bozuluyordu. Senato, Sezar’ın geri dönmemesini onun cumhuriyete olan saygısızlığının bir kanıtı olarak görmeye başlamıştı.

​Romalılar için en büyük kâbus, birinin “Kral” unvanını almasıydı. Sezar’ın Kleopatra ile olan ilişkisi, onun Mısır’daki “Firavun” modelinden (mutlak güç ve tanrısal otorite) etkilendiği korkusunu doğurdu.

​Sezar döndüğünde artık eski mütevazı general değildi. Kleopatra’nın sarayındaki o görkemli yaşam tarzını Roma’ya taşıyacağı, Roma’nın merkezini İskenderiye’ye taşıyacağı yönünde korkutucu senaryolar üremeye başladı.

​Sonunda Roma’ya döndüğünde ve ardından Kleopatra’yı (resmi bir ziyaret bahanesiyle) Roma’ya davet ettiğinde, bardağı taşıran son damla yaşandı. Sezar, Roma’nın atası kabul edilen “Venüs” adına yaptırdığı tapınağın içine Kleopatra’nın altın bir heykelini diktirdi. Bu, Romalılar için kabul edilemez bir hakaretti. Bir yabancı kraliçenin, bir Roma tanrıçasının yanında onurlandırılması, Sezar’ın artık Roma değerlerini değil, kendi kişisel tutkularını ve “Doğu’nun tanrı-krallık” anlayışını önemsediğinin kanıtı olarak görüldü.

İşte tüm bu yankılar, Brutus ve Cassius gibi “Cumhuriyet muhafızlarını” birleştirdi. Onlara göre Sezar artık sadece bir diktatör değil, bir kraliçenin parmağında oynattığı, Roma’yı bir krallığa dönüştürmeye çalışan bir tehditti. Mısır’daki o “balayı”, aslında Sezar’ın 23 bıçak darbesiyle öleceği suikastın siyasi zeminini hazırlamıştı.

​M.Ö. 48 yılının sonbaharıydı. İskenderiye’deki kraliyet sarayı, Roma lejyonları ve Mısır askerleri tarafından kuşatılmış, gergin bir sessizliğe bürünmüştü. Sezar, odasında haritalar üzerinde Mısır’ın kaderini çizerken, kapısına bir adam dayandı. Sırtında taşıdığı, alelade, kaba bir keten halı (veya çarşaf) ile içeri girdi. Halı Sezar’ın ayaklarının ucuna serilip yavaşça açıldığında, içinden 21 yaşında, sürgünden dönen ve hayatını kumar masasına koymuş bir kraliçe çıktı. Kleopatra…

Kleopatra, Sezar’ın karşısına en görkemli kıyafetleriyle değil; dağınık saçları, yorgun ama parlayan gözleriyle çıktı. Bu bir “siyasi pusu”ydu; Sezar’ı sadece ordusuyla değil, varlığıyla fethetmeyi seçmişti.

Sezar… 52 yaşında, hayatı savaş meydanlarında geçmiş, her türlü ihaneti ve zaferi tatmış bir adam… Karşısında ise zekasıyla parıldayan, ölümü göze alarak yanına sızmış genç bir kadın… Kleopatra…

O gece sabah olana dek sadece siyaset konuşmadılar; Kleopatra ona Homeros’tan dizeler okudu, Nil’in gizemlerini anlattı ve İskenderiye’nin neden Roma’ya rakip olabilecek tek şehir olduğunu fısıldadı. Sezar o gece, sadece bir müttefik değil, ruhunun diğer yarısını bulduğunu hissetti.

Birçok kaynak Kleopatra’nın Sezar’ı “büyülediğini” yazar. Ancak Sezar gibi rasyonel bir adamı etkileyen şey sadece fiziksel güzellik olamazdı. Sezar, Kleopatra’da kendi hırsının, kendi zekasının ve kendi vizyonunun bir yansımasını gördü.

Kleopatra ona sadece bir aşk değil, “Dünya İmparatorluğu” hayalini sunmuştu…

​Bu aşk, çiçekli ve huzurlu bir ilişki değildi. Her an bir suikasta kurban gidebilecekleri kadar tehlikeli, gece yarılarına kadar astronomi ve felsefe tartışacakları kadar entelektüel, Nil üzerinde 300 gemilik bir filoyla gezerken, Sezar’ın aslında Roma’ya “Ben artık bir tanrı-kralım” mesajı vereceği kadar da görkemliydi.

​Sezar, Kleopatra ile tanıştığı andan itibaren Roma’ya dönmeyi sürekli erteledi. Tarihçiler, Sezar’ın hayatında ilk kez “görev” yerine “duygu”yu seçtiği tek dönemin bu olduğunu söylerler.

​Sezar, Kleopatra ile kurduğu hayalleri Roma’nın merkezine taşımıştı. Senato’ya girdiğinde Kleopatra ve oğulları için görkemli bir gelecek planlıyordu. M.Ö. 44 yılının Mart ayı başlarken, Roma sokaklarında fısıltılar dolaşıyordu. Efsaneye göre bir kâhin, Sezar’ı “Mart İdusu’ndan (15 Mart) korun!” diyerek uyarmıştı. Karısı Calpurnia, rüyasında Sezar’ın kollarında can verdiğini görerek o sabah evden çıkmaması için ona yalvarmıştı. Ancak kader, kibirle birleşince geri dönülmez bir yola girilmişti.

​Sezar, diktatörlük yetkileriyle donatılmış, Roma’nın en güçlü adamıydı. Ancak bu güç, Cumhuriyet elden gidiyor diyen senatörleri korkutuyordu. Aralarında en güvendiği isimlerden biri olan Marcus Brutus ve suikastın beyni Cassius’un da bulunduğu yaklaşık 60 komplocu, togalarının (Antik Roma’nın ayırt edici giysisi; Omuzlardan ve vücudun etrafından dolanan, kabaca yarım daire şeklinde bir kumaş) altına gizledikleri hançerlerle Pompeius Tiyatrosu’nda onu bekliyordu.

Sezar senatoya girdiğinde, bir dilekçe sunma bahanesiyle etrafını sardılar. İlk hamleyi Casca yaptı ve Sezar’ı omzundan yaraladı. Sezar başlangıçta dirense de, etrafının sarıldığını ve kaçacak yerinin kalmadığını anladı.

​Ancak asıl yıkım, kalabalığın arasında Brutus’u gördüğünde gerçekleşti. Sezar için Brutus sadece bir dost değil, bir evlat gibiydi. O an direnmeyi bıraktı, togasını yüzüne örttü ve o ölümsüz sözü fısıldadı:

​”Et tu, Brute?” (Sen de mi, Brutus?)

​Sezar, 23 hançer darbesiyle, tam da eski düşmanı Pompeius’un heykelinin dibine yığıldı. Katiller, Roma’ya “özgürlük” getirdiklerini haykırarak sokaklara çıktılar. Ancak bekledikleri alkışı bulamadılar. Aksine, Sezar’ın ölümü Roma halkını öfkeye boğdu ve Brutus ile arkadaşlarının sonunu getiren iç savaşları başlattı.

​Bu kanlı son, Cumhuriyet’in son nefesi ve Roma İmparatorluğu’nun doğum sancısıydı.

​Sezar’ın ölümüyle Roma bir anda Kleopatra için dünyanın en tehlikeli yeri haline geldi. Artık “Tanrısal Sezar’ın eşi” değil, bir nefret objesiydi. Kleopatra, suikastın yarattığı kaostan faydalanarak oğlu Sezarion’u kucağına aldı ve gizlice İskenderiye’ye kaçtı.

​Sezar’ın ölümü, Kleopatra’nın sadece aşkını değil, Mısır’ın en büyük koruma kalkanını da kaybetmesi demekti. Sezar’ın vasiyetnamesi açıldığında, Kleopatra’nın ve Sezarion’un adının geçmemesi, kraliçe için ikinci bir yıkım oldu.

​Kleopatra İskenderiye’ye döndüğünde önceliği tahtını korumaktı. Kısa süre sonra kardeşi ve resmi kocası olan XIV. Ptolemaios öldü (genelde Kleopatra’nın onu zehirlettiği düşünülür). Böylece Sezar’dan olan oğlu Sezarion’u ortak hükümdar ilan ederek konumunu güçlendirdi.

Ptolemy XV Caesar, nam-ı diğer Sezarion (Küçük Sezar)… Sezar ve Kleopatra’nın kanını taşıyan tek çocukları…

Onun varlığı, hem bir umut hem de bir ölüm fermanıydı. Sezarion, Sezar’ın biyolojik tek erkek oğlu olarak Roma’nın ve Mısır’ın ortak varisi olabilirdi. Ancak Sezar’ın evlatlık oğlu ve halefi Octavianus (ileride İmparator Augustus), kendi iktidarı için Sezarion’u en büyük tehdit olarak gördü.

​Sezar’ın ölümünden sonra Roma iç savaşa sürüklenmişti. Roma dünyası Octavianus ve Mark Antony arasında bölündü. Doğu eyaletlerini kontrol eden Antony, lojistik ve maddi destek almak için Kleopatra’yı Tarsus’a (Türkiye) çağırdı.

​Kleopatra, Antony’yi etkilemek için Tarsus’a muazzam süslenmiş, gümüş kürekli ve altın kaplamalı bir gemiyle girdi. Afrodit kılığındaydı ve bu hamlesi işe yaradı; Antony ona sırılsıklam âşık oldu.

​Antony ve Kleopatra sadece sevgili değil, aynı zamanda siyasi müttefik oldular. Bu birliktelikten üç çocukları oldu. Kleopatra, Antony aracılığıyla Mısır’ın eski topraklarını geri almayı başardı. Ancak bu durum Roma’da büyük bir tepkiyle karşılandı; çünkü Antony, Roma değerlerini terk edip “barbar” bir kraliçenin büyülediği bir “doğu despotu” gibi görülmeye başlandı.

Sezar’ın yasal varisi olan Octavianus, bu durumu fırsat bilerek Kleopatra’ya karşı savaş ilan etti (doğrudan Antony’ye değil, onu yoldan çıkaran yabancı bir kadına savaş açmış gibi göründü).

​Yunanistan açıklarında yapılan Aktium Deniz Savaşı’nda Kleopatra ve Antony’nin donanması yenildi. İkili, her şeyin bittiği yer olan İskenderiye’ye geri çekildi. Çember iyice daralmıştı. Octavianus şehre girdiğinde Antony, Kleopatra’nın öldüğüne dair yanlış bir haber alarak kendi kılıcıyla intihar etti.

Kleopatra, Octavianus’un kendisini esir alıp Roma sokaklarında bir zafer ganimeti gibi gezdirmesine izin vermeyecek kadar gururluydu. Esir düştüğü saray odasında, tanrısal bir kraliçeye yakışır şekilde ölmeyi planladı.

​Kleopatra’nın ölümüyle ilgili efsane mi, gerçek mi sorusu halen sırrını korumaktadır.

En yaygın anlatı, Kleoparta’nın bir incir sepeti içine gizlenmiş Mısır kobrası tarafından kendisini ısırtarak intihar ettiğidir. Mısır Mitolojisi’ne göre, Kobra (Uraeus), krallığın ve tanrısal korumanın sembolüydü. Bu şekilde ölmek, onun gözünde ölümsüzlüğe ve tanrılara kavuşmak demekti.

Diğer teoriler ise, zehirli bir yılanın üç kişiyi (Kleopatra ve iki hizmetçisi) aynı anda öldürecek kadar zehri olmayabileceğini savunur. Bu yüzden, bir oyuğun içine gizlenmiş zehirli bir karışımı (merhem veya içecek) kullanmış olma ihtimali de oldukça yüksektir.

​Octavianus, Kleopatra’nın cansız bedenini bulduğunda kraliçenin tüm görkemiyle, altın yatağında uzandığını gördü.

Kleopatra ölümünden önce oğlu Sezarion’u kurtarmak için onu Hindistan’a kaçırmaya çalışmıştı. Ancak Sezarion yolda ihanete uğradı ve yakalandı. Octavianus’un danışmanları ona şu meşhur sözü söyledi:

“Çok fazla Sezar, dünya için iyi değildir.”

​M.Ö. 30 yılında, annesi Kleopatra’nın intiharından kısa bir süre sonra, henüz 17 yaşındaki Sezarion, Octavianus’un emriyle idam edildi. Onun ölümüyle Mısır’ın 3000 yıllık firavunlar devri ve Sezar ile Kleopatra’nın ortak rüyası tamamen sona erdi.

Kleopatra ve Mark Antony’nin vasiyetleri üzerine birlikte gömüldükleri bilinmektedir. Ancak 2.000 yıldır bu mezarın yeri tam bir muamma.

​İskenderiye’nin o dönemki kraliyet mahallesi, yüzyıllar içinde meydana gelen depremler ve tsunamiler nedeniyle bugün Akdeniz’in suları altındadır. Birçok arkeolog, mezarın denizin dibindeki bu kalıntıların arasında olduğunu düşünmektedir. Bazı araştırmacılar ise mezarın şehrin dışında, Taposiris Magna (Mısır’ın kıyı kenti Borg El Arab’da, İskenderiye’nin yaklaşık 30 mil batısında yer alan şehir) adlı bir tapınakta olduğunu iddia etmektedirler. Orada yapılan kazılarda Kleopatra’nın yüzünü taşıyan sikkeler ve Antony’ye ait maskeler bulunmuş, ancak henüz bir mezar odasına ulaşılamamıştır.

​Octavianus’un mezarın bir anıt mezara (ve dolayısıyla bir direniş sembolüne) dönüşmemesi için yerini kasıtlı olarak gizli tutmuş veya basit bir şekilde inşa ettirmiş olabileceği de bir başka teori olarak karşımıza çıkmaktadır.

​Kleopatra’nın ölümüyle Mısır’daki Ptolemaios (Batlamyus) Hanedanı sona ermiş ve Mısır, resmen bir Roma eyaleti haline gelmiştir.

Tarih, sadece savaş meydanlarında değil, bir halının içinden süzülen zekâ ile bir suikastçının hançeri arasındaki o ince çizgide yazıldı.

Sezar ve Kleopatra…

Biri Roma’nın kılıcı, diğeri Nil’in zekâsı…

Biri dünyayı dize getirdi, diğeri ise dünyayı dize getireni…

Sonunda ikisi de aynı toprağın altında silinip giderken, geriye ne altın tahtlar kaldı, ne de keskin kılıçlar… Sadece Nil’in sularına karışmış bir hırs ve Roma’nın rüzgarında savrulan bir aşk kaldı.

Roma’nın demiri Nil’in suyunda erirken, aşkları bir imparatorluk kuramadı, ama bir çağı sonsuza dek değiştirdi ve tarihin tozlu sayfalarına şu gerçeği kazıdı:

“Binlerce lejyon bir imparatorluk kurmaya yetse de; tarihin akışını değiştiren, orduların gürültüsü değil; bir kraliçenin fısıltısı ve bir dostun hançeridir.”