"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Öğretmen Tebessüm Ederse…”

Sabahın ilk ışıkları, ilk gürültüsü…

Alışılmış bir telaş… Kapitalist sistemin maaşlı çalışanları her zamanki gibi aceleyle uyanıyor.

Kim bilir kaçıncı alarmdan sonra?

Fırıncı; pidesini, ekmeğini… Şoför arabasını, direksiyonu… Balıkçı teknesini, denizini… Memur da masasını bulmak için başlıyor koşturmaya. Bir kapı daha sessizce ve kimse uğurlamasa da kapanıyor. İçeride kalan kahvaltı tabağı soğuyor da soğuyor. Dışarı çıkan adamın-kadının elindeki çantada birkaç kitap, birkaç kalem ve kimsenin tartmaya cesaret edemediği görünmez bir ağırlık yani hayatın yükü var.

Hem de ne yük! Kaldırabilene aşk olsun!

Her gün ders verdiği, dolaştığı, bazen koşup oynadığı koridorları yine çocuk sesleri dolduruyor. Kıymetini bilene müthiş bir sestir bu!

Körpe zihinlerin hayata dair, derslere dair öğrenme heveslerini barındıran bir sesti bu. Çocuklar, dünyanın ve içindeki tüm iğrençliklerin hâlâ düzeltilebilir olduğuna inanan son insanlar gibi birbirlerine karşılıksızca gülümsüyorlar.

Sınıfın penceresinden masalara, duvarla düşen güneş ışıkları, tahtanın da bir köşesini aydınlatıyordu. Tıpkı çocuklar gibi karşılık beklemeden.

Evet, hayat bazen bu küçük ayrıntılarla ayakta duruyor gibi geliyor bana. Kim bilir belki de bir topluluğu uzun yılar unutulmaz kılan, bir öğretmeni gönüllere yerleştiren şey; tam da bu tahtaya düşen ışıktır. Ya da onun gibi yapılan karşılıksız yardımlar ve dualardır.

Takvim yaprakları birbiri arkasına döner, durur. Bir gün gelir; kürsülerde uzun ve derin cümleler kurulur, salonlarda alkışlar yükselir, en anlamlı kelimeler itina ile seçilir.

Ertesi gün kelimelerden eser kalmaz, tıpkı bir ceket gibi çıkarılır ve gidilir. Sandalyeler boş kalır. Herkes övgü dolu sözleri söylememiş gibi davranır. Salondaki ve yalnız kaldığınız haliniz tartıya konulsa dağlar ve bir avuç toprak gibi olursunuz.

Yer ve zaman bazen ağırlığı ya da hafifliği belirler. İnsan bir çiçek misali soluverir. Koridorlar yine aynı sessizliğe döner.

İnsan bazen en çok alkışlandığı gün görünmez olur, silinir.

Söz ve hal hayatın derinliklerine beraber inmiyorsa yalnızca güzel giydirilmiş bir korkuluktur, insan.

Evet, bazen tartı farklı çalışır. Bilge bir adam şöyle anlatır: “Köyde su yok ve herkes taşıma su ile hayatı devam ettirmeye gayret ediyor. Bu köyde iki tane testi vardır. Testilerden birinde altın diğerinde su varmış. Bilge adam çırağına sorar:

Evladım, bu testilerden hangisi daha ağırdır. Çırak hiç düşünmeden altın dolu testiyi gösterir. Bilge adam gülümser. “Hayır!” der. Susuz kalan bir köy için su daha ağırdır.” der.

İnsan, bazen bir şeyin kıymetini tartarken yükü değil ihtiyacı unutur.

Toplum olarak bir hayli zamandır bazı şeylerin değerini fiyatıyla karıştırıyoruz. Gökyüzüne uzanan devasa kulelerin gölgesinde yürüyen insanlar, toprağa ve geleneğe yakın köklerin halini bilmiyor. Kök, topraktan; toprak kökten habersiz. Hepsi göğe yükselme derdinde.

Oysa meyveyi dallar değil, kökler taşır. Kök, susuz kalırsa dalların yeşilliği de meyvenin varlığı da uzun sürmez.

Sistemin sunduğu maaş cetveli bazen vicdan cetveline dönüşür. Rakamlar sadece bütçeyi anlatmaz, öncelikleri de anlatır. Sürekli “gelecek” diyenlerin, geleceği emanet ettikleri kişileri en son hatırlamaları da büyük bir çelişki olarak önümüzde duruyor. Burada derdimiz suçlu aramak değil aynaya bakınca yüzümüzdeki çizgiyi fark etmek gibi bir şeydir. Çizgiler, önce görünmez ancak bir gün bütün yüzü anlatmaya başlar. Ancak o zaman iş işten geçmiş olabilir.

Eğitim yuvalarının, dershanelerin, etüt merkezlerinin ve dışarıdan albenisi olan özel veya devlet kurumlarının ışıkları her daim parlak görünüyor, olabilir. Dışarıdan bakınca her şey düzenli, camlar temiz, bahçeler bakımlı, duvarlarda başarı afişleri…

Ancak bazı binaların sessizliği, içindeki yaşayanların sesinden daha yüksektir.  En parlak ve renkli tabelalar bile bazen içerideki ince çatlakları gizleyemez. Çatlak büyüdükçe önce güven dağılır. Sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir.

İlim-eğitim-terbiye işi geçim kapısından önce gönül kapısını açar, açmalı. Öğretmene saygı, yalnızca bir insana değil, bilginin emanetine duyulan hürmettir. Çünkü ilim satın alınan değil taşınan bir emanettir, fazilettir. Bunu taşıyan kişi de öğretmendir.

İnsanın kıymeti bazen unutulduğunda azalır. Her gün geçtiğiniz yoldaki tozları, taşları fark etmezsiniz. Sorunun yolda değil bir gün kendinizde olduğunu anlarsınız.

Eğitim de böyledir işte!

Onu düzeltmek için her yıl yeni süslü cümleler kurabiliriz. Yeni projeler açıklarız, yeni binalar da yaparız. Ancak kökü beslemeden, sulamadan sadece yaprağı parlatmakla olmaz bu iş. Sonbaharı, ilkbaharı,  kışı ve yazı suçlamanın bir anlamı yok. Öğretmen bütün mevsimleri yaşayan ve yaşatan insandır.

Bir toplumu ayakta tutan en yüksek binalar, en lüks arabalar, pahalı araç gereçler değil; en sessiz emekleri, mücadeleyi ve nice isimsiz kahramanların yaptıklarını fark edebilen vicdanlardır.

Tebessüm eden öğretmenler oldukça milyonlarca kalp daima gülecek demektir.