"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sorgulamaya Var mısın?

Yıllar geçiyor, kurumlar değişiyor, yenileniyor, teknoloji gelişiyor.
Endüstri 4.0’a ulaştık diyoruz.
Fakat ülkemizin insanının yapısı bir türlü değişmiyor.
Binalar değişiyor, büyüyor, yollar genişliyor fakat o dar kafalar bir türlü değişmiyor genişlemiyor.
Hâla o at gözlükleri takılı “yobaz” tarif edilen kafalar aşılamıyor.

Bu kafaların alt yapısını oluşturan, geçmişte yaşanan söylemle eylemin; fikirle amelin çeliştiği durumlara sebep olan figürleri bir kaç örnekle okuyacağınız paragraflar da kısaca anlatmaya çalıştım.

Doğup büyüdüğüm bölgenin, yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun, geçmişten gelen mutaassıp yapısı, son zamanlarda artık eskisi gibi dominant vaziyette olmasa da, kısmen dışa kapalı kırsal kesimlerde etkisini devam ettirmektedir.
Bu yapının değişmesi din adamlarına karşı olan bakışın değişmesiyle oldukça alakalıdır.
Mesela; bazı din alimi diye tabir edilen şeyhlerin -şıhların- kendi içinde kalarak, gelişmelere gözlerini kapatıp, dünyadan bi haber yaşamaları, dünyayı tanıyıp etüt etmelerinin önüne geçmiştir.

Bunların bakış açılarıyla ilgili bir anekdot anlatmak isterim:
Bölgemizde radyolar 70’lerden sonra yayılmaya başlandığı, televizyonların ise 80’li yıllarda neredeyse her eve girmeye başladığı zaman, “alim” diye tabir edilen şeyh efendiler kendi müridlerinden başlayarak, etki edebildikleri her zümreye “Bu şeytan icadıdır, televizyonun girdiği eve melekler girmez ” gibi benzeri cümleler kurarak adeta İslam adına çok büyük vazife gibi her alanda dillendirdiler.
Ancak; gel zaman git zaman, 90’larda özel kanalların açılmasıyla birlikte, ılımlı İslam güden tarikatların yumuşakçaları olan cemaatler, kendi tv kanallarını kurmaya başladılar.
2000-2010 yılları arasında ise, pıtırak gibi çoğalan tvlerden, tarikatler de kanallarını kurarak nasiplerini aldılar.
“Tvler’nin girdiği eve melek girmez”diyen anlı şanlı allemeler! 2010’lu yıllarda dergahlarına onlarca plazma tvli istasyonlar kurdular.
Yani 80’lerde şeytan dediklerine, 2010’larda dergahlarının en konforlu yerlerini tahsis ettiler. Bir nevi tarikatlarını şeytanın merkezi!! yaptılar.
Demek ki şeytan tüplü televizyon da saklanıyormuş!!! 🙂
Ne acı bir durum değil mi?
İşte kendi içlerine kapanarak, dünyayı tanımadan bilmeden, cin çıkarma, muska yazma, kuş tüyü minderde oturup “iki elham bir kulhu” ile gavurun karşısında zafer ilan edemeyeceklerini anlamadılar.
..

Bin yıl önce yaşamış olan Sibernetik alanın dahisi, dünyada ilk robotu yapan Bediüzzaman El Cezeri’yi okumadılar okutmadılar.
Cebir ve astronomi dehası Harizmi’yi okumadılar okutturmadılar.
Tıbbın babası olan İbn-i Sina’yı okumadılar.
Say say bitmez, bunlardan tek bir örnek vermediler.
Katip Çelebi’den, Piri Reis’ten Ömer Hayyam’ dan, Farabi’den, bahsetmediler bile…

İşte bugün, batıdan alınan teknolojik elektronik eşyaların büyük çoğunluğunun, matematiksel temelini atan insanların torunları dedelerine sahip çıkmayarak, ancak hurafelerle insanları baskı altında tutup, gelişmelerine engel olarak vebal altına girdiler.

“İlim Çin’de bile olsa gidip alın” diyen bir peygamberin torunları olduğunu söyleyen seyyidlerin, şeriflerin, peygamberin anlattıklarına bu kadar uzak olmaları ibret vesikasıydı.
Çocuklarını okutmak isteyenlere türlü bahaneler üreterek karşı çıkıp, hele hele kız çocuklarını okutmak büyük günah diye anlattılar. Oysa eşlerini doktora götürdüklerin de ilk sordukları bayan doktor olup olmadığıydı…
Eeee! Söylemle eylem arasındaki bu tutarsızlık neydi o zaman?

Kendilerini dini olarak iyi yetiştirip, büyük molla denenler, gittikleri köylerde imamlık yapıp, kendi erkek çocuklarını okutarak, fakir köylünün çocuklarını ise kendi hizmetlerinde kullanıyorlardı.
Hele o bazı allemeler! Devletten maaş aldıkları halde, köylüden de yüksekçe zekat olarak, gerek koyun gerekse de buğday, arpa alırlardı. Kamyon ve traktörlerle şehire götürüp satarak, çocuklarını iyi giyindirip ve iyi şekilde okuturlarken, köylünün bazı fakir aileleri ise, kışın yakacak bulamadıkları için güz aylarında topladıkları ağaçların yapraklarını(gazel) ısınmak için sobaya döküyorlardı.
İşte bu mollaları! eleştirdiğimizde ise gazelleri sobaya döküp ısınmaya çalışan gariban köylüler bize karşı o allemeleri savunuyorlardı.
İşte biz bu yüzden bu kafayla bir santim ilerleyemedik. Ancak yerimizde sayarak, aramızda bu çelişkili durumlara itiraz edenleri ise afaroz ettik, ezdik, sessiz bıraktırıp susturduk.

Günümüze geldiğimizde ise:
Güvenliğimizi Rus’un S-400 füzeleriyle sağlamlaştırıp,
Kore’nin telefonuyla haberleşip,
Alman’ın arabasına binip,
İtalya’nın mobilyası da keyif çatıp, Hollandalı’nın tvsinin karşısına geçip,
Diriliş Ertuğrulu seyredip, kendimizi o gazla çok milli görüp, filmi izlerken, çitlediğimiz çekirdekten ve geçmişi ballandıra ballandıra anlattığımız palavralardan başka bir milli degerimizin kalmadığını öğrendiğimizde çok geçmiş olacak, oluyor da…

Son olarak:
Gelişmelere karşı umursamaz tavrımızdan tut, her anlatılana inandığımız, aklımızı kiraya verip nasıl olsa “onlar” bizim yerimize en iyisini düşünür diyerek sorgulamaktan uzak yaşadığımızdan dolayı ilerlememiz çok kolay olmayacaktır.
Öyleyse bugün bir başlangıç olsun.
Hesabı maddi ve manevi olarak bizim defterimize yazılacak her şey için sorgulamaya var mısınız?

14.07.2019
Yavuz Yıldızbaş
yildizbasyavuz@gmail.com