“Hadi bakalım aslan paşam!” dedi dede, Haliç kıyısındaki evlerinden öğleye doğru çıkarken torunu Hasan’ın elini sıkıca tutarak.
Bugün Eminönü ve Galata Kulesi’ne doğru gideceğiz. Bu günübirlik yolculuk, belki de kalbimizdeki bazı sırların açığa çıkmasını sağlar. Gidelim, senin çok beğendiğin o lokumlardan da alalım. Hasan’ın gözleri parladı.
“Yaşasın dede!”
Öğle güneşi, İstanbul semalarında parlarken yedi tepeli şehrin bütün zarafeti izlenebiliyordu. Dedenin yüzündeki derin çizgiler, o kadim kulenin sırlarını ve geçmişin gizemlerini anlatmak ister gibiydi.
Hasan, Boğaz’ın serin esintisini yanaklarında hissettiği anlarda nazikçe esen rüzgâr hem yanaklarını hem de ruhunu okşuyordu. İşte tam bu esnada dedesinin derin bir anlamla uzaklara dalmış bakışlarını fark etti ve dedesine hayranlıkla baktı.
“Dede!” dedi torun, “Ne düşünüyorsun?”
Dede, bir an sustu ve torununa baktı. “Her şey zamanını bekler, evlat!” dedi.
“Bekleyen kim dede?
Dede gülümsedi. “Yorgunluğumun ardında bir burukluk var. Sırların taşıdığı yük ağırdır, evladım.”
Torun kafasını salladı. “Sır dediğin şey ne kadar garip!”
“Doğru!” dedi dede, “Hem yakar, yakarken de susmayı öğretir.”
Galata Köprüsü’nden geçerken martıların çığlıkları, Boğaz’ın serin esintisine eşlik ediyordu. Kuleye yaklaştıkça kalabalık artıyordu. Seyyar satıcıların coşkulu sesleri, balık tutanların umut dolu bekleyişleri ve turistlerin meraklı sohbetleri… Her biri kendi hikayesinin peşindeydi, sanki geçmişlerinin anılarıyla yürüyorlardı.
Dede, kalabalığın içinde bir an duraksadı.
Hasan merakla sordu: “Neyin var dede? Kimi gördün?”
Dede’nin bakışları uzaklara daldı. “Hep bir şeyler eksik” diye mırıldandı.
“Eksik mi? Ne eksik dede?” diye sordu torun.
Dede iç geçirdi. “O eksikliği bulup tamamlamaya uğraşmak istemiyorum ama bir yerlerde bir eksiklik olduğunu biliyorum. Bu eksiklik hayatın tuhaf bir oyunu belki de gizemi sanki. Bu oyunun oynanması ağır bir sorumluluktur, eğer bir gizemse o zaman da açığa vurmak olmaz! “Sırlar da böyle işte! Hem saklamak zor hem de açığa çıkarmak.”
Tam o sırada, kalabalığın içinden bir ses duyuldu: “İbrahim!”
Dede irkildi ve sesin geldiği yöne döndü. Karşısında yıllar önce Anadolu’nun şirin köy evlerinin sıralandığı toprak kokulu yollarında tanıdığı dostu var. Sırtında yük, yüzünde o yıllardan kalan bazı sırların izini taşıyan derin bakışlı bilge adam duruyordu. Sanki yüzündeki her bir kırışıklık saklanan bir hikâyeye işaretti.
“Ahmet! Hey gidi günler hey!” dedi dede şaşkınlıkla ve derin bir bakışla. Seni burada görmek… Zaman rüzgarında kaybolan anılar gibi, birden karşıma çıktın.
Bilge adam gülümsedi. “Kısmet!” diye yanıtladı. “Demek sen de buralardasın. Yıllar ne çabuk geçti.”
Hasan, dedesinin bu ani karşılaşmasına anlam veremiyordu. “Dede, bu amca kim?” diye sordu.
“Bu amca…” dedi dede, gözlerinde bir parıltı belirerek.” Geçmişin gönlümüzde kor bağladığı sırrı bilen ve geleceğe taşıyan bir sır küpü ya da taşıyıcı.
Torun şaşkınlıkla baktı.” Ne demek istiyorsun?”
“Sırların ardında yatan gerçek, çoğu zaman yüzeye çıkmayı bekleyen bir volkan gibidir, evlat!”
“Dede!” dedi Hasan, hafifçe gülerek, “Yine bilmece gibi konuştun.”
Dede torununun elini tutarak bilge adama döndü. “Bu benim eski bir dostum Ahmet. Yıllar önce, senin doğduğun o Anadolu köyünde bir alışveriş sırasında tanışmıştık.”
Bilge adam başını salladı. “Evet, İbrahim’le o zaman güzel bir dostluğumuz olmuştu.”
Dede iç geçirdi. “Evet, Ahmet, bunca zamandaki açığın tamamlanamayacağını biliyorum. Sır ve dostluk…
Torun, merakla araya girdi. “Sırlar ve dostluklar…. Nasıl yani dede?”
“Gel Ahmet!” dedi dede, “şurada tarihi bir handa güzel bir kahvehane var, oturup bir çay içelim, eski günleri yad edelim ve o mevzuyu(?)”
Bilge adam kabul etti. “Olur İbrahim, iyi olur. Anılarımızı tazeleyelim ve o…”
Hasan merakla sordu. “Hangi anıları dede?”
Dede, gülümsedi ve gülümserken tüm hayatı bakışlarıyla özetledi sanki ve, “geçmişte yani köyde yaşadığımız o günlerde öğrendiğimiz, yaşadığımız sırlar var oğlum Hasan!”
Hasan tekrar heyecanla sordu. “Hangi sırları dede?”
“Oğlum! Devletler bile saklar sırlarını: ordu, bilim, diplomasi, bazı anlaşmalar…” diye cevapladı dede. “İnsanlık tarihi boyunca hep vardı hep de olacak gibi.”
Bilge adam araya girdi: “Gel de bu sırları çay içerken konuşalım.”
Beraberce kalabalığın arasından sıyrılıp Galata Kulesi’nin eteklerindeki tarihi bir hana doğru yürüdüler. Sanki her adımda geçmişin gizemli anıları canlanıyordu.
“Hatırlıyor musun Ahmet?” dedi dede, “O köyden ayrılmadan önce aramızda bir sözleşme yapmıştık, ikimiz de …”
Bilge adam gülümsedi. “Evet, İbrahim, o sır olan sözümüzü unutmadım. O gün, o haksızlığa karşı sesimizi yükseltme sözüydü, hayatın özünde yer alan bir adalet yarışıydı.”
Torun, merakla yine araya girdi: “Ne sözü dede?”
Dede ve bilge adam birbirine baktılar.
“Demiştik ya?
Mesele eksiği tamamlamak ya da bulmak değil dedi, dede. “Asıl mesele farkında olmak. Hayatta bazı şeyler tamamlanmayabilir ama o bitmeyen, eksik kalan şeyin bilincinde olmak, onunla yaşamayı öğrenmek sırla yaşamak gibi önemlidir.
Bilge adam, “İyi ki o günleri yaşadık İbrahim, iyi ki öyle bir söz; yıllardır bizim sırrımız oldu ve o sırrı tutabildik.” diye ekledi.
Dede başını salladı. “Ama en çok da insanlar arasında dolaşır sırlar. Birine sır vermek, kendinden bir parça bırakmak gibidir onda.”
Bilge adam, “Sana güvendiğim gibi kendime de güvenmiş olmam ve o sırrı saklamak çok değerliydi, bundan emindim. Biz sır tutardık, sırrı asla ifşa etmezdik.”
“Ama şimdi?” dedi, “Sırlar sosyal medyada anında yayılıyor; herkes herkesin hayatına girmeye çalışıyor. Tıpkı bir rüzgârın yaprakları savurması gibi, sırlar da kontrolsüzce dağılıyor, dedi dede.
Bilge adam araya girdi. “Evet, her şey çok hızlı değişti. Eskiden bir sır emanetti şimdi ise bir tıklamayla her yere ulaşan bir bilgi ya da dedikodu yığını. Beğeni tuzağına düşenler, sırlarını ifşa etmek için yarışıyorlar. Eskiden sırları tutmak marifetti, şimdi ise sırları ifşa etmek marifet gibi algılanır olmuş. Aile sırları bile çarşaf çarşaf sergileniyor, sanal tuzaklarda kaybolan insanların sayısı çoğalıyor sanki!”
Dede torununa döndü. “Sosyalleşmek yerine asosyal olanlar, muhabbet etmek yerine yalnızlığı seçenler var artık. Unutma evlat! Her şeyin bir bedeli var. Sırlar da böyle, kıymetini bilmek gerekir!
Torun şaşkınlıkla sordu,
“Dede desene eskiden tutulan sırlar kıymetliymiş şimdi ise paylaştıkça beğeni alan sırlar kıymetli(!)”
Çaylarını yudumlayıp sohbet ederken bilge adam cebinden yıpranmış bir parşömen çıkardı. “Bu!” dedi dedeye uzatarak, “O günlerden kalan bir hatıra.” Parşömende geçmişin izlerini taşıyan bir sembol zamanın ne kadar acımasız olduğunu hatırlatıyordu.
Dede duygulandı.
…?
“Ahmet, bunu sakladın demek!”
Bilge adam, parşömene bakarak, “Ne sandın ihtiyar, elbette saklayacağım!”
Hasan merakla ve şaşkınlıkla sordu: “O parşömende ne var dede?”
Dede, “Bazen?” dedi ve sonra bir zamanlar yakınım dediğiniz kişiden kurtulmak istersiniz belki de. Hatta… Cinayetleri konuştursak, cinayet mahalleri dile gelse birçoğunun ardında ne sırlar ne sırlar… çuval dolusu sırlar bulunur, pekâlâ!
Bilge adamın yüzünde o an hüzünlü bir ifade belirdi. Sanki o da geçmişte bir sırrın ağırlığını taşımış gibiydi, kim bilir? Belki de hala taşıyordur. Belki de gençliğinde yaptığı bir hataydı bu sır ya da kimseye anlatamadığı bir pişmanlık!
Doğruldu ve dedeye döndü. “İbrahim beni ağırladığın için teşekkür ederim. Yıllar sonra bu karşılaşma, içimdeki bazı şeyleri canlandırdı.”
Dede de ayağa kalktı. “Ben de teşekkür ederim Ahmet. İyi ki denk geldik ve buraya oturduk. Unutma ne zaman ihtiyacın olursa yanındayım.”
Bilge adam, Hasan’a döndü ve gülümsedi. “Küçük adam, hayat sana çok anlamlı sırlar fısıldasın.”
Sonra ağır adımlarla kalabalığa karıştı. Dede torunun elini tuttu. “Gel bakalım Ahmet’i yolcu ettik. Şimdi de şuradaki tanıdık lokumcudan leziz lokumları alalım ve ağzımızı tatlandıralım.
“Selamün aleyküm ustam, şöyle güzelinden bir lokum alalım hem hatırımız kalsın hem de ağzımız tatlansın,” dedi gülümseyerek.
Lokumcu neşeyle karşılık verdi. Efendim! Ne demek, her zaman bekleriz. Bugün size en tazesinden, bol fıstıklısından vereyim.”
Lokumlar paketlenirken dede toruna döndü ve “Hayat da böyle tatlı olmalı, öyle değil mi Hasan?”
Torun dedesiyle bilge adam arasındaki derin ve anlamlı konuşmaları hayranlıkla dinlemişti. Onların konuşmalarındaki gizemli hava onun merakını daha da arttırmıştı. Eve dönerken dayanamadı ve sordu:
“Dede, o sır gibi sakladığınız söz neydi?”
“Evlat, o sır belki de geçmişin ve geleceğin kesişim noktasında gizliydi; tıpkı İstanbul’un zenginliğinde kaybolmuş bir hikâye gibi.”
“O da zamanı gelince açılacak ya da unutulup gidecek bir sır evlat!” Tıpkı kalbin en derininde saklanan ama dilin ucuna bir türlü gelmeyen o sessiz fısıltılar gibi.”
Dede yine öyle cümleler kurdun ki pek bir şey anlamadım. Aslında dede kendisiyle bir iç hesaplaşma konuşması yapar gibiydi. Şuncacık Hasan bu sırlı sözleri nasıl anlasın?
“Bilir misin evlat?” diye başladı dede yine. Sesi Boğaz’dan esen hafif rüzgârın uğultusu gibiydi. O zamanlar o köyde Ahmet’le ikimiz de gençtik. Ben biraz daha sabırsız o ise daha bilgeydi. Bir gün, köyün panayırında bir olay yaşandı.
…?
Bir haksızlık! İşte o zaman, o kalabalığın içinde birbirimize baktık ve bir söz verdik. Ancak aradan yıllar geçti, şartlarımız farklılaştı, yollarımız ayrıldı. O sır da kalbimizde taşınacak bir yük olarak kaldı.
Dede derin bir nefes aldı. “İşte biz yıllar önce o taşlı yolların olduğu köy panayırında bir söz vermiştik. O sır, ikimizin de hayatını derinden etkiledi, dedi. Sesi, geçmişin tozunu ve toza sebep olan ne varsa onları da taşıyordu sanki!
Evet, evlat!
Bazı sırlar “İyiyim!” deyip telefonu kapattığın o saniye gibidir; en büyük sırrını kelimelerin arkasına gömdüğün andır.”
Torun şaşırdı. “O anlattığınız ya da anlatmayıp şifreli konuştuğunuz sır mı? O sır nedir, ayrıntılı anlatır mısın dede?”
Artık eve iyice yaklaşmışlardı ve lokumun en az yarısını yolda, Hasan yemişti.
Dede evin bahçesine adım atarken torununa döndü, gözlerinde hem hüzün hem de bir umut ışığı vardı.
“Belki evlat,” dedi, “belki zamanı gelince…”
O eski İstanbul evinde, torun, dedesinin iç dünyasındaki o derin bağı ve o eski sırrın ağırlığını hissetmişti. Çok anlamasa da sır kavramını küçücük yüreği sezmişti. Belki de asıl bilgelik Hasan’ın dile getiremeyip hissettikleriydi. Anlamak ancak kelimelerle ifade edememek…
Bu da bir sır mıdır acaba?
Kim bilir!
Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.
