"Enter"a basıp içeriğe geçin

KADİMLERİN İZİNDE I: SÜMER – MEDENİYETİN İLK TASLAĞI

Yazı henüz balçık tabletler üzerindeki taze bir izken, Mezopotamya’nın kum fırtınaları arasından yükselen tanrılar; gökyüzünü, yeraltını ve insan kaderinin iplerini ellerinde tutuyordu.

Bugün kullandığımız zaman diliminden burçlara kadar pek çok şeyin kökeni, 5.000 yıl önce Mezopotamya tapınaklarında fısıldanan Sümer ilahilerinde saklıdır.

​Sümer Mitolojisi, medeniyetin beşiği Mezopotamya’da yalnızca insanlığın ilk destanlarına can vermemiş, aynı zamanda hem bir inanç sistemi hem de hukuktan astronomiye kadar tüm kadim dünyanın temel yapı taşının adıdır aslında.

Sümerlilere göre başlangıçta sadece uçsuz bucaksız bir ilksel deniz olan “Nammu” vardı. “An” (Gök) ve “Ki” (Yer) başlangıçta bütündü. Hava tanrısı “Enlil” doğduğunda, yeri ve göğü birbirinden ayırdı. Dünya, üzerinde gök kubbenin olduğu düz bir disk; altı ise karanlık yeraltı dünyası olan “Kur” (veya Irkalla) olarak tasvir edilirdi.

​Sümer mitolojisinde insanın yaratılma amacı oldukça pragmatiktir: Tanrılara hizmet etmek.

​Tanrılar, kendi işlerini (toprak kazmak, tapınak bakımı vb.) yapmaktan yorulunca, Enki’nin önerisiyle balçıktan insanı yarattılar. Bu anlayış, Mezopotamya insanının tanrılar karşısındaki “boyun eğen” ve “hizmetkar” duruşunu açıklar.

Sümer tanrıları “Antropomorfik” yani insan biçimlidir; yerler, içerler, âşık olurlar ve öfkelenirler.

Sümer tanrılarını anlamak için önce “Me” kavramını bilmek gerekir. Tanrılar, evreni “Me” adı verilen kutsal yasalarla yönetirler. Sanattan savaşa, hukuktan cinselliğe kadar her şey bu “Me”lere bağlıdır. Kim bu kurallara sahipse, evrenin o alanındaki mutlak güç odur. Sümer Panteonu (tanrılar topluluğu), sadece dini bir inanış değil, aynı zamanda Mezopotamya’daki sosyal ve siyasi düzenin bir yansımasıdır. Sümer’de binlerce tanrı olsa da asıl kararları “Yedi Kader Tayin Eden Tanrı” verir. İşte en önemlileri:

​-AN (ANU): Gök tanrısı ve panteonun en üstündeki isimdir. Otoriteyi temsil eder ama dünyevi işlere pek karışmaz; daha çok bir “Onursal Başkan” gibidir. Tapınağı Uruk şehrindedir.

​-ENLİL: Hava, fırtına ve yeryüzünün gerçek hükümdarıdır. Krallara taç giydiren odur. İnsanlara karşı sert ve sabırsızdır; Tufan’ı başlatan odur. Nippur şehrinin tanrısıdır.

​-ENKİ (EA): Bilgelik, kurnazlık ve tatlı suların (Abzu) efendisidir. İnsanlığın yaratıcısı ve koruyucusudur. Enlil yok etmek isterken, Enki hep kurtarmak için yollar bulur. Eridu şehrinin tanrısıdır.

​Sümerler astronomide çok ileri oldukları için gökyüzünü tanrılarıyla eşleştirmişlerdir.

​-NANNA (SİN): Ay Tanrısı. Zamanın ölçülmesinden sorumludur (takvim).

​-UTU (ŞAMAŞ): Güneş Tanrısı. Her şeyi yukarıdan gördüğü için adaletin ve hakikatin koruyucusudur. Gılgamış’ın koruyucusudur.

​-INANNA (İŞTAR): Venüs Yıldızı. Aşkın, bereketin ama aynı zamanda yıkıcı savaşın tanrıçasıdır. Mitolojideki en dinamik karakterdir; istediğini alana kadar tanrıları bile tehdit edebilir.

Tanrılar insan gibidir. Acıkırlar, kıskanırlar, sarhoş olurlar ve hata yaparlar. Aralarındaki tek fark ölümsüz olmalarıdır.

Her Sümer şehri bir tanrıya aittir. Örneğin, Ur şehri Nanna’nındır. Halk, tanrılarının o şehirdeki Ziggurat (tapınak) içinde yaşadığına inanır. Sümer halkı tanrılarından sevgi dolu bir şefkat beklemez. Onlar için tanrılar, her an öfkelenebilecek (fırtına, sel veya kıtlık gönderecek) güçlü efendilerdir. Bu yüzden sürekli kurbanlar ve ritüellerle onları sakin tutmaya çalışırlar. Sümer tanrıları bir karar alacakları zaman (örneğin insanlığı yok edip etmemek) toplanıp oylama yaparlar. Bu, Sümerler’deki erken dönem “demokrasi” veya “meclis” yapısının tanrılar alemine yansımasıdır. Özellikle Enki ve Enlil tanrılarının zıtlıkları birbirleriyle olan çekişmelerinin en önemli örneklerindendir. Sümer mitolojisinin en temel dinamiği, bu iki kardeş arasındaki zıtlıktır. Bu sadece iki tanrının kavgası değil; otorite ile bilgelik, düzen ile kaos ve yıkım ile yaşam arasındaki bitmek bilmeyen çekişmedir. Bu iki tanrı arasındaki zıtlığın zirveye ulaştığı nokta “Tufan” hikayesidir.

İnsanlar çok çoğalmış ve çıkardıkları gürültüden Enlil uyuyamaz hale gelmiştir. Öfkelenen Enlil, insanlığı tamamen yok etmek için büyük bir tufan göndermeye karar verir ve diğer tanrılara bu konuda yemin ettirir. Enki ise, yeminine sadık kalmak zorundadır ama insanlığın yok olmasına da razı gelmez. Yeminini bozmadan, bilge Ziusudra’nın (Nuh’un Sümer versiyonu) kaldığı kamış kulübenin duvarına fısıldar: “Duvar, beni dinle… Bir gemi yap ve can taşıyan her şeyi içine al.”

Enki, kelime oyunlarıyla Enlil’in yasağını delmiş ve insanlığın soyunu kurtarmıştır. Tufan bittiğinde Enlil çok kızsa da, Enki onu insanlığın hayatta kalmasının tanrılar için de (kurban ve hizmet açısından) iyi olduğuna ikna eder.

​Enlil otoriteyi elinde tutarken, medeniyetin tüm sırları (Me’ler) aslında Enki’nin şehri Eridu’daydı. Bir mitte, Enlil’in desteğini alan veya kendi hırsıyla hareket eden Inanna, Enki’yi sarhoş ederek tüm bu medeniyet sırlarını (Me’leri) ondan çalar ve kendi şehri Uruk’a götürür. Bu hikaye, gücün (Enlil/Otorite) ve bilginin (Enki/Bilgelik) sürekli el değiştirmesini ve aralarındaki gerilimi simgeler. Kısacası, Enlil dünyayı yöneten eldir, Enki ise dünyayı tasarlayan akıl. Biri gürlediğinde her şey titrer, diğeri fısıldadığında kader değişir.

Sümer mitolojisinin en ilgi çekici iki noktası, Yaratılış Süreci ve Inanna’nın Destansı Yolculuğu’dur.

Sümer anlatılarında insanın yaratılışı bir “lütuf” değil, bir “ihtiyaç” sonucudur. Başlangıçta alt düzey tanrılar (Igigi), kanallar kazmak ve toprak işlemek gibi ağır işlerde çalışıyordu. Yorulan tanrılar isyan edince, bilgelik tanrısı Enki bir çözüm üretti. Enki, ana tanrıça Nammu’ya (veya Ninhursag) talimat vererek, tanrıların yükünü hafifletecek bir varlık olan “insanı” yaratmasını söyler. Bazı anlatılarda, bu yaratılış sırasında kurban edilen bir tanrının kanı ile balçık karıştırılır. Mitolojide insanlar tanrıların “kopyası” ama ölümlü halleridir. İnsan, tanrıların sofrasına hizmet etmek için yaratılmış bir gölgedir aslında.

Sümer mitolojisinin en güçlü ve psikolojik derinliği olan diğer bir hikayesi “Inanna’nın yeraltına inişi ve ışığın karanlıkla imtihanı”dır. Inanna, “Yukarı Dünya”nın kraliçesiyken, kız kardeşi Ereshkigal’in hüküm sürdüğü “Ölüler Diyarı”na (Kur) inmeye karar verir. Yeraltına inerken yedi kapıdan geçer. Her kapıda, gücünü simgeleyen bir eşyasını (tacı, kolyeleri, asası vb.) bırakmak zorundadır. Son kapıdan geçtiğinde tamamen çıplak ve savunmasızdır. Ereshkigal, Inanna’yı öldürür ve bedenini bir kancaya asar. Ancak Enki, “Yaşam Suyu” ve “Yaşam Yiyeceği” ile gönderdiği varlıklar sayesinde Inanna’yı kurtarır. Yeraltı dünyasından kimse bedel ödemeden çıkamaz. Inanna kendi yerine, kendisi yokken yas tutmayan kocası Dumuzi’yi (Temmuz) yeraltına gönderir. Bu mit, mevsimlerin döngüsünü (Dumuzi’nin yeraltına girmesiyle kışın gelmesi, çıkışıyla baharın gelmesi) ve insanın egosundan (kıyafetlerinden) arınma sürecini simgeler. Bu hikayede, Enki’nin hem insanı yaratan hem de Tufan sırasında insanlığı yok olmaktan kurtaran (Ziusudra’ya haber vererek) “insan dostu” bir figür olması ve Enlil’in otoriter yapısı arasındaki zıtlık en önemli ayrıntılardandır.

Ölmsüzlük arayışı ve Enkidu ile olan dostluğun hikayesi ve aynı zamanda dünyanın ilk destanı olan Gılgamış Destanı’ndaki “Yılan ve Ölümsüzlük Otu” sahnesi dünya edebiyat tarihindeki en hüzünlü ve “insani” kırılma noktalarından biridir. İnsanın kaderiyle barışma süreci…

​Dostu Enkidu’nun ölümünden sonra çılgına dönen ve kendi ölümlülüğüyle yüzleşen Gılgamış, dünyanın öbür ucuna giderek tufandan sağ kurtulan tek ölümlü Utnapiştim’i bulur. Utnapiştim ona ölümsüzlüğü kazanamayacağını söyler ama bir teselli ödülü verir: “Gençlik Otu”.

​Utnapiştim, denizin dibinde, dikenli ve dokunanın elini kanatan gizemli bir bitki olduğunu söyler. Bu bitki, yaşlıyı yeniden gençleştirme gücüne sahiptir. Gılgamış, ayaklarına ağır taşlar bağlayarak denizin dibine dalar ve elleri kan revan içinde kalsa da o bitkiyi koparmayı başarır. ​Gılgamış, elinde bu paha biçilemez otla yurdu Uruk’a doğru yola çıkar. Amacı, bu otu önce Uruk’un yaşlılarına yedirmek, sonra da kendisi yemektir (bu onun artık daha bilge bir kral olduğunun işaretidir). Ancak yol üzerinde serin bir göl gördüğünde yıkanmak için suya girer. ​Gılgamış yıkanırken, otun kokusunu alan bir yılan sessizce yaklaşır ve bitkiyi çalar. Yılan otu yer yemez eski derisini oracıkta bırakır ve taze, parlak bir deriyle oradan uzaklaşır.

Bir not: Mitolojilerde yılanın deri değiştirmesi, bu hikâyeye dayanarak “yeniden doğuşun” ve “ebedi gençliğin” sembolü haline gelmiştir.

​Gılgamış gölden çıktığında otun yerinde yeller esmektedir. Oturur ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Tüm çabası boşa gitmiştir. Ancak tam bu noktada büyük bir dönüşüm yaşar: İnsanın ölümsüzlüğü ette değil, bıraktığı eserlerde bulacağını anlar. Uruk’a döner ve inşa ettirdiği devasa şehir duvarlarına bakarak, adının bu duvarlar ve adil yönetimi sayesinde yaşayacağını fark eder. Sümer inancına göre tanrılar ölümsüzlüğü kendilerine saklamış, insana ise sadece ölümü ve bu kısa ömürde yapabileceği iyi işleri bırakmışlardır.

Mısır mitolojisinin aksine, Sümerler’de ölümden sonra görkemli bir hayat yoktur. Ölen herkes (kral ya da köle fark etmeksizin) “Kur” adı verilen, karanlık, tozlu ve kasvetli bir yeraltı dünyasına gider. Orada yiyecekleri şey tozdur, içecekleri şey ise çamurlu sudur. Bu yüzden Sümerliler hayattayken mutlu olmaya ve isimlerini dünyada bırakmaya (Gılgamış gibi) çok önem vermişlerdir.

​İbrahimî dinlerdeki “Aden Bahçesi” (Cennet) kavramının kökeni Sümerlerin Dilmun adasındır. Burası hastalık ve ölümün olmadığı, hayvanların birbirini yemediği saf bir yerdir.

Sümer mitolojisinde kaburga kemiğiyle ilgili bir kelime oyunu vardır. “Ti” kelimesi hem “kaburga” hem de “yaşam veren” demektir. Bu, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması anlatısının kökeni kabul edilir.

​Zigguratlar (tapınaklar) sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda şehrin tahıl ambarı ve bankasıdır. Çiftçiler ürünlerini tanrının (yani tapınağın) ambarına getirir, rahipler de tanrı adına bunları dağıtırdı. Yani ekonomi ve mitoloji iç içeydi.

​Yeni yıl kutlamalarında (Akitu festivali), şehrin kralı ile Inanna’yı temsil eden bir başrahibe sembolik olarak evlenirdi. Bu ritüelin amacı, toprağın bereketini garanti altına almak ve tanrıların desteğini şehre mühürlemekti. Eğer kral bu töreni yapmazsa, o yıl kıtlık çıkacağına inanılırdı.

Sümer mitolojisi, “tozlu tabletlerde kalmış eski bir inanç” gibi görünse de aslında bugün modern dünyada kullandığımız pek çok alışkanlığın, sistemin ve inancın mimarıdır.

​Bugün saatlerin 60 dakika, dakikaların 60 saniye olması ve bir dairenin 360 derece olması tamamen Sümerlerin Seksagesimal (60’lık) sayı sistemine dayanır. Onlar için 60, en kutsal ve bölünebilir sayıydı. Kolumuzdaki saate her baktığımızda aslında Sümerlerin matematiksel mirasını kullanmaktayız.

Gökyüzünü parsellere ayıran ve burçları ilk tanımlayanlar da Sümerlerdir. Aslan, Boğa ve Akrep gibi burç isimleri ve sembolleri doğrudan Sümer ve ardılı Babil gözlemlerinden gelir. Gezegenleri tanrılarla eşleştirme geleneği de onlardan Romalılara (Mars, Venüs vb.) geçmiştir.

Dünyanın bilinen ilk yazılı kanunları (Ur-Nammu Kanunları) Sümerlere aittir. “Adalet” kavramının bir tanrı (Utu/Şamaş) tarafından korunması fikri, bugün mahkeme binalarının önündeki adalet heykellerinin atasıdır. Borç-alacak ilişkileri, mülkiyet hakları ve aile hukuku ilk kez bu mitolojik düzlemde şekillenmiştir.

​Mitolojideki pek çok motif, bugün milyarlarca insanın inandığı dinlerde yaşamaya devam ediyor. Nuh Tufanı’nın birebir prototipi Sümerlerin Ziusudra/Utnapiştim hikayesidir. Dilmun adası tasviri, Aden Bahçesi ile büyük benzerlikler taşır. İnsanın balçıktan/çamurdan yaratılması motifi…

Bugün okuduğumuz her romanın, izlediğimiz her “kahramanın yolculuğu” temalı filmin (Star Wars, Marvel vb.) temelinde Gılgamış Destanı vardır.

“Kayıp bir dostun ardından yas tutma”, “ölüm korkusu” ve “ölümsüzlük arayışı” gibi evrensel temalar ilk kez Sümer tabletlerinde işlenmiştir.

7 günlük hafta düzeni, Sümerlerin gökyüzündeki 7 hareketli cismi (Güneş, Ay ve 5 gezegen) kutsal saymasına dayanır.

Dünyanın ilk bira tarifleri Sümer tabletlerinde bir tanrıça (Ninkasi) adına yazılmış ilahilerde bulunur.

Tarihteki ilk okullar (Tablet Evi) Sümer’de kurulmuştur.

Sonuç olarak Sümer mitolojisi, binlerce yıl önce Mezopotamya’nın rüzgârlı ovalarında fısıldanan uzak bir masal değildir.

Mezopotamya’nın kum fırtınaları dindi, zigguratlar aşındı ve tanrılar sessizliğe gömüldü. Ancak Sümerlerin mirası, bugün modern insanın attığı her adımda gizli. İlk okullardan ilk yasalara, ilk biradan ilk saate kadar medeniyetin yapı taşlarını döşeyen bu kadim halk, bize en büyük gerçeği öğretti: İnsan ölümlüdür, ancak yarattığı eserler ve anlattığı hikâyeler sonsuza dek yaşar. Bugün bizler, hâlâ Sümerlerin tasarladığı bir dünyada yaşayan, onların hikâyelerini anlatan modern mirasçılarız.

Kolumuzdaki saatin tıkırtısında, gökyüzüne bakıp okuduğumuz burçlarda veya adalet aradığımız hukuk metinlerinde hâlâ onların sesi yankılanır. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı başarısızlıkla sonuçlanmış gibi görünse de, Sümerler gerçek ölümsüzlüğü bulmuşlardır: İnsanlık medeniyetinin DNA’sına kazınarak, her saniye, her gün ve her yasada yaşamaya devam ediyorlar. Belki de tabletlerdeki o tozlu izler silinmiş olabilir; ancak kurdukları dünya, biz farkında olmasak da her an etrafımızda yükselmeye devam ediyor.

Kısacası, Sümer mitolojisi sadece tanrıların ve kahramanların hikâyesi değil; bizzat insanın, medeniyetin ve bizlerin hikâyesidir. Aradan geçen 5.000 yıla rağmen, gökyüzüne bakıp anlam arayışımız hiç değişmedi. Sümerli rahiplerin yıldızlara bakarak kurduğu o hayal dünyası, bugün bilimden sanata kadar her alanda rehberimiz olmaya devam ediyor.

Şimdi kendinize sorun; bir dahaki sefere saatinize baktığınızda veya bir burç yorumu okuduğunuzda, Mezopotamya’nın o gizemli tanrılarını yanı başınızda hissetmeyecek misiniz?