“Eğitim ve Muhabbetten Hayatın Özüne!”
Kimi zaman bir kitabın tozlu kapağında, kimi zaman bir dostun suskunluğunda, kimi zaman da adaletin o keskin çizgisinde bir hakikati ararız. Yolumuz bazen bir ilim meclisine, bazen bir kütüphane köşesine, bazen de vicdanımızın o en tenha köşesine düşer.
Şaşmayan terazidir o! “Vicdan terazisi!”
Ancak tüm bu arayışların vardığı yer, bizi tek bir kelimenin sıcaklığına götürür. O kelime tüm kâinatın yaratılışına sebeptir.
Muhabbet!
Şairin o meşhur dizesinde, “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’ siz muhabbetten ne hasıl?” Bu söz, sadece kafiyeli bir beyit değil; varlığın, sevginin ve ilmin kodlarını çözen bir anahtardır. Eğer bir yerde gerçek bir sevgi varsa, orada mutlaka Peygamber Efendimiz’in (sav) ahlâkından bir iz, Allah’ın cemalinden bir tecelli vardır. Kaynağı oraya dayanmayan her duygu, saman alevi gibi geçici; kökü oradan beslenmeyen her ilim ise meyvesiz bir ağaç gibidir.
İlim, sadece satırlarda kalan bir malumat yığını değildir.
Hakiki ilim, insanın ruhuna nüfuz eden ve onu yücelten bir nurdur. Bazı kavimlerin diğerlerinden üstün kılınması, sadece zekâlarıyla değil, o ilmi bir “manevi ruhsat” ile kuşanmalarından ileri gelir. Eskilerin “musannıf” dediği, o mübarek kitapları kaleme alan büyük zatlar; sadece mürekkep tüketmediler, ömürlerini o satırların içinde erittiler. Onlar yazdıklarını yaşadılar, yaşadıklarını yazdılar.
Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk, gençlerimizi ve öğrencilerimizi bu iki kanatlı rahmetle donatmaktır. Bir yandan okul derslerinde, dünyevi tekniklerde en iyisi olmak; diğer yandan dini hallerini, İslam ahlakını bir nakış gibi kalplerine işlemek…
Dünya ve ahiret başarısını birbirinden ayırmak, hayatın dengesini bozmaktır.
Bizim hedefimiz, atomları toprağın altında olsa da ruhları bizi seyreden o büyük rehberlerin izinden giden, Peygamberimizin sünnetine sımsıkı sarılan bir nesil inşa etmektir. Çünkü ilim, ancak edep ve muhabbetle birleştiğinde “envar” yani nurlar saçar. Güzellik, doğruluk, coşku saçar. Kalbin ve zihnin aydınlığı için bu elzemdir. Öbür türlüsü karanlık ve kaostur.
Bazen kitaplarla olan ilişkimiz, denize kıyıdan bakmaya benzer. “Ol mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” derler. Balığın suyun kıymetini bilmemesi gibi, biz de bazen içinde yüzdüğümüz o büyük hakikat denizinin farkına varamayız.
Kısacası beşer, şaşar durumunu yaşıyoruz.
Bazı insanlar kitabı, hiç binilmemiş beyaz bir at gibi sadece uzaktan seyredilecek bir asalet simgesi olarak görür. Kitaba dokunup efsununu bozmaktan çekinirler. Oysa kitap, bir bahçıvanın elleriyle yoğurduğu toprak gibidir; altüst edildikçe havalanır, emek verildikçe bereketlenir ve okurun zihninde çiçek açan canlı bir bahçeye dönüşür.
Sadece kütüphane raflarını süsleyen, dokunulmamış “müzelik” eserler ise ancak sessiz birer heykeldir. Estetiği vardır ama nefesi yoktur. Onlar sadece seyirlik birer dekor, ruhsuz birer vitrin malzemesidir.
Hakiki okur ise, bir deryanın kıyısında kumlarla oynayan değil; o deryanın karanlık sularına korkusuzca atlayan, inciyi bulmak uğruna nefesini tüketen ve o derinlikte kaybolmayı göze alan gerçek bir dalgıçtır. Derinlere dalmak, inciyi aramak…
Muhabbet de böyledir.
Dışarıdan izlemekle, kıyıda gezmekle anlaşılmaz. Muhabbetin kaynağına, yani Hz. Peygamber’in (sav) gönül dünyasına dalmadıkça, hayatın o engin maviliğini sadece uzaktan seyretmiş oluruz. Sözü satıra dizmek, bu muhabbeti kalplere işlemekten kolay görünüyor. Asıl mesele muhabbeti halimize, gönül derinliklerine aktarmaktır.
Başarabilenlere ne mutlu!
Hayatın içinde karşımıza çıkan haksızlıklar ve imtihanlar vardır. Zulüm, çoğu zaman bağıra çağıra gelmez. Sessizliğin karanlığında, kanıksanan yanlışların içinde sinsice yerleşir. Bir haksızlığa önce itiraz ederiz, etmeliyiz. Ancak bazen bunu da yapmıyoruz. Bana dokunmayan yılan misali geçip gidiyoruz.
Sonra yanlışlara, haksızlıklara alışıyoruz ya da alıştırılıyoruz. En sonunda ise bütü bu olanları olağan görüyoruz. Bu, bir toplumun manevi ölümüdür.
Önce duyarsızlaştır, sonra her türü rezilliği sergile! Tüm insanlık için sistem böyle ilerliyor.
Efendimiz’in (sav) o meşhur hadisi, sorumluluğu gücümüze değil, bilincimize yükler. Gücün yetmiyorsa dilinle, o da olmuyorsa kalbinle buğz et…
Kalbin susması, insanlığın geri çekilişidir.
Bugün dünyadaki kötülükler zalimlerin cesaretinden çok, iyi insanların mahcubiyetinden ve suskunluğundan besleniyor. İnsan kalmak, emanet bilinciyle hareket etmektir. “İmkân varken hangi ilkeyi tercih ettik?” sorusu, yarın mahşer terazisinde en ağır gelecek sorulardan biridir.
Bugün sosyal medyanın ve modern hayatın sunduğu gösterişli vitrinler, bizi sürekli bir “daha iyisi var mı?” arayışına itiyor.
Herkesin çok mutlu, herkesin çok güzel olduğu bu sanal dünyada, emek vermek yerine vazgeçmeyi, sabretmek yerine değiştirmeyi seçiyoruz. İlişkilerimizdeki en ufak bir sarsıntıda “Ben daha iyisini hak ediyorum.” mazeretine sığınıyoruz.
Oysa gerçek muhabbet, şu eşsiz derste gizlidir, “Biz size muhabbet ederiz de siz bize ondan sonra muhabbet edersiniz.” Yani sevgi, önce bir fedakârlık, bir gönül kapısı açma işidir. İnsan kendi haline, yani nefsinin eline bırakılırsa sevemez. Sadece tüketir. Nefis esareti, insanı şatafatlı oyunlarla aldatır ama içindeki o büyük boşluğu dolduramaz.
Hasılı kelam; ilimden kitaba, toplumsal adaletten ikili ilişkilere kadar her şeyin düğümü muhabbette çözülür. Muhabbetin yegâne kaynağı Allah, vesilesi ise O’nun en sevgilisidir. Eğer bir yola çıkacaksak, yanımıza alacağımız en büyük azık Peygamber ahlakı olmalıdır.
Yazdıklarını yaşayan musannıflar gibi, okuduklarını hayatına aktaran öğrenciler gibi, zulme karşı susmayan vicdanlar gibi…
Gelin, vitrinlerin aldatıcı gösterişinden başımızı kaldırıp, o eskimeyen hakikate sarılalım. Unutmayalım ki; içinde peygamberimizin olmadığı hiçbir muhabbet, bizi menzile ulaştırmayacak bir seraptan ibarettir, vesselam!
Gayret bizden tevfik Allah’tan!

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.

