Sınıfa girdiğiniz bir vakitte tahtaya sadece tek bir elif harfi ya da başka bir harf çizin ve dakikalarca susmayı deneyin. Modern dünyanın bizi mecbur bıraktığı o bitmek bilmeyen konuşma, kendini ispat etme ve gürültü çıkarma telaşına inat, sükûtun o derin limanına sığınmak öğrenciler için de canlı bir örnek olacaktır.
Kelimelerin tükendiği, sesin kesildiği yerde asıl mesele olan hal başlar. Bizler, susmanın bir zayıflık değil, aksine ruhun en vakur duruşu olduğunu unutmuş bir çağın çocuklarıyız. Oysa bir öğretmenin, bir ebeveynin en tesirli dersi, kürsüden savurduğu tumturaklı nutuklar değil, bizzat yaşadığı ve üzerine giydiği o ahlaki halidir.
Başkasına “Kitap oku, ufkun açılsın!” diye akıl verip, elinden telefonu düşürmeden saatlerce boş içerik tüketen değil, bizzat okuyarak derinleşen kişi haliyle örnek olur.
Müşterisine “Malımın arkasındayım” deyip kusurlu ürün çıktığında bin dereden su getiren değil, zararına da olsa sözünün arkasında duran esnaf güven inşa eder. Dost meclisinde “Gıybet kötüdür” diye vaaz verip, ortamdan biri ayrılınca ilk taşı atan değil, o sofrada kimseyi çekiştirmeyerek onurunu koruyan kişi asildir.
İşçisine “Biz bir aileyiz” nutukları çekip, iş ödemeye gelince bin bahane üreten değil, alın teri kurumadan hakkı teslim eden işveren sadakat kazanır. Arkadaşına “Sırrın bende güvende” deyip, ilk fırsatta o bilgiyi sermaye yapıp başkasına pazarlayan değil, mezara kadar susmayı bilen kişi dosttur. Eğitimden, liyakatten bahsedip torpil sırası kendisine gelince “Bu seferlik lazım” diye kendini kandırmayan, hakkıyla kazanan kişi başı dik yürür.
Sürekli saygı ve nezaketten dem vurup, trafikte sıkışınca veya garsona sipariş verirken canavara dönüşmeyen, üslubunu her daim koruyan insan asildir, hal dilini yansıtan kişidir.
İmam Gazali hazretlerinin buyurduğu gibi, susmak zahmetsiz bir ibadet ve sultansız bir heybettir. Günümüzde herkes konuşmak istiyor, herkes anlatacak bir yerler arıyor ama kimsenin kimseyi dinlemeye mecali yok. Vakti de yok.
Sözler havada asılı kalıyor, dinleyecek bir göz bulamıyor ve gönüller arasındaki köprüler kelime kalabalığında yıkılıp gidiyor. Çok sözün hatayı çoğalttığı o kadim hakikati çiğneyerek, yanlışlarımızı ve günahlarımızı bolca konuşarak örtmeye çalışıyoruz. Oysa insan konuştukça değil, sustukça derinleşir. Kelimelere sığındıkça battığımız o bataklıkta debelenmek yerine, sükûtun kalesine sığınıp özrümüzü halimizle dile getirmeyi öğrenmeliyiz.
Zekâ ve akıl, rüzgârda sönüp gitmiş bir mum alevi gibi etkisini yitirmiş durumda. Geriye sadece isli bir gürültü kalmış. Bizler bugün çocuklarımıza gümüşü, altını, en iyi model arabaları ve kat kat daireleri bir başarı kriteri olarak sunuyoruz.
Sahil kasabası hayalleriyle ömrümüzü tüketirken, bir Allah dostunun, bir büyüğümüzün, samimi selamındaki o manevi devleti ıskalıyoruz.
Dünyanın tapusunu elinde tutmak mı, yoksa bir dostun gönlünde yer bulmak mı daha evladır?
Bu sorunun cevabı dilde değil, ancak yaşantımızda, yani halimizde gizlidir. Eğer anlattıklarımız gönlümüze ve iç dünyamıza yansımıyorsa, en süslü edebi sanatlar bile birer hiç hükmündedir.
Hz. Ömer Efendimiz gibi hak yolunda sarsılmaz bir iradeyle duran erler yetiştirmek, sadece müfredatla yapılacak bir iş değildir. Bu, öğretmenin ve ebeveynin bizzat o davanın halini kuşanmasıyla mümkündür. İnancımız “ama”sız ve “lakin”siz bir teslimiyet gerektirir. Namaz kılıp yay gibi bükülmek, oruç tutup ip gibi incelmek şüphesiz kıymetlidir; fakat bu ibadetlerin nuru yüzümüze, nezaketi dilimize, doğruluğu ticaretimize ve merhameti elimize yansımıyorsa hedefi ıskalamışız demektir. Asıl mesele, bedenin şekil almasından ziyade, ruhun kemale erip sükûtun o muazzam estetiğiyle bezenmesidir.
Bazen bir selam, Afrika’nın çatlamış topraklarına düşen bir damla yağmur gibi can suyu olur. Bizim vazifemiz, o yağmuru kelimelerle tarif etmek değil, bizzat o yağmurun serinliğini halimizle hissettirmektir. Günümüzde insanlar yalanlarını örtmek için kelime dağarcıklarını seferber ederken, bizler doğruluğumuzu sessizliğimizin vakarıyla mühürlemeliyiz.
Kalem kâğıda değmeden önce sükût vardı ve sükût, her devirde anlayabilen için en güzel cevaptı. Yaşam biçimimiz, lüks villaların veya yüksek makamların parıltısı değil, Hz. Peygamber’in o sade ve derin halinin bir yansıması olmalıdır.
Kâmil insan, kavliyle yani sözüyle değil, haliyle konuşandır. Eşyaya, paraya ve geçici heveslere köle olan bu çağda; gönül doktoru olmaya talip olmak, bir insanın ruhuna dokunmak ve ona sessizce örnek teşkil etmek en büyük eğitimdir. İşte bunu yapmak er kişinin işi.
Sözümüzün havada kalmadığı, halimizin İslam’ın güzelliklerini bir ayna gibi yansıttığı bir iklimi hep birlikte inşa etmeliyiz. Unutmayalım ki beden geçicidir, makamlar emanettir; fakat samimi bir hal ile kazanılmış gönüller ebedidir.
Çocuklarımıza sadece boş boş konuşmayı değil, aynı zamanda sükûtun içindeki o cevheri keşfetmeyi ve hal diliyle insan olmanın zarafetini öğretmeye başlayalım. En azından dertlenelim ve bir adım atalım.
Sükûtun içindeki o derin manayı ve vakur duruşu sezemeyen gönüllere, kelimelerle köprü kurmaya çalışmak beyhude bir çabadır.
Zîra hâlin lisanını çözemeyen kulak, sözün hakikatini de ancak gürültü niyetine işitir. Sessizliğin en beliğ cevap, en yüksek makam olduğunu idrak etmemiş bir zihne karşı sarf edilen her cümle, deryaya atılan bir taş gibi yankısız kalmaya ve kalabalıkta kaybolmaya mahkûmdur. Anlamayanın dimağında söz sadece yüktür.
Bu yüzden arif olan, cevheri zayi etmemek adına suskunluğu bir zırh gibi kuşanıp asıl kelamı kalbin sessizliğine emanet eder.

Yazmayı seven biri. Okumak yazmayı; yazmak okumayı geliştirir. Yazdıkça ve okudukça dünyanın daha da iyi olacağına inanan birisi. Ayrıntıların önemli olduğunu fark etmeye gayret eden birisi. Güller diyarının bir kazasında dünyaya gelen yazarımız evli ve iki çocuk babasıdır. Öğretmenlik hayatına devam etmektedir. Eğitime, teknoljiye, kitaba, okumaya, okutmaya ve hayata dair yazılar kaleme alma gayretindedir.

