"Enter"a basıp içeriğe geçin

SESSİZLİĞİN SENFONİSİ: BİR ASA, BİR ÖRTÜ VE SARSILMAZ BİR İNANÇ

Üzerinde sadece el dokuması bir örtü, elinde bir asa ve kalbinde “ahimsa” (şiddetsizlik) yeminiyle yürüyen bir adam…

Dünyanın en güçlü ordularının, modern silahların ve devasa bir imparatorluğun karşısında; cebinde parası, elinde silahı ve arkasında hiçbir makam olmayan biri…

O, sadece yürüdü… Ama bu yürüyüş, tozlu yollarda atılan adımlardan ziyade, adaletsizliğin surlarına vurulan birer sessiz balyoz darbeleriydi. Attığı her adım, Britanya İmparatorluğu’nun temellerini derinden sarstı.

Orduların yapamadığını yapan ve bir ulusun ruhunu uyandıran bu adam, sadece bir ülkenin bağımsızlık mimarı değildi.

Öfkenin yerine şefkati koyarak dünyayı yerinden oynatan sessiz bir devrimin ismi…

Sessizliğin gürültüden, sabrın ise öfkeden daha yıkıcı olabileceğini gösteren yaşayan bir mucize…

Kişisel bir uyanışın nasıl küresel bir özgürlük meşalesine dönüştüğünün destanı…

Mohandas Karamçand… Kimilerine göre Bapu, kimilerine göre Gandhiji…

Nam-ı diğer Mahatma Gandi…

Her şey Güney Afrika’da bir tren vagonundan dışarı atılmasıyla başladı. O an, sadece genç bir avukatın onuru kırılmadı; aynı zamanda tarihin akışını değiştirecek bir direnişin fitili ateşlendi. Peki, “yarı çıplak bir derviş” olarak nitelendirilen bu adam, nasıl oldu da milyonlarca insanı tek bir kelime etmeden arkasından sürükledi?

Gandi, 2 Ekim 1869’da Hindistan’ın Porbandar kentinde dünyaya geldiğinde, kimse onun İngiliz İmparatorluğu’nu diz çöktüreceğini tahmin bile edemezdi. Utangaç, sıradan ve topluluk önünde konuşmaktan çekinen bir çocuktu. Hatta Londra’da hukuk eğitimi alıp Hindistan’a döndüğünde, mahkemede heyecanından dolayı tek kelime edemeyip oturan başarısız bir avukattı. Bu durum, onun kaderini değiştirecek olan Güney Afrika yolculuğuna zemin hazırladı. Gandi, bir dava için gittiği Güney Afrika’da tam 21 yıl kaldı. Burası onun “Mahatma” (Yüce Ruh) olma yolundaki laboratuvarıydı.

Genç avukat Gandi, Güney Afrika’da Pretoria’ya gitmek üzere bir trene bindi. Elinde birinci mevkii bileti vardı; şık giyimli, eğitimli ve iş dünyasına adım atmaya hazır bir adamdı. Ancak o dönemde Güney Afrika’da uygulanan ırkçı yasalar, bir Hintlinin beyazlarla aynı kompartımanda seyahat etmesini “yasak” kabul etmekteydi. Yolculuk sırasında bir beyaz yolcu, Gandi’nin orada bulunmasından rahatsız oldu ve görevlileri çağırdı. Görevliler Gandi’ye derhal üçüncü mevkiiye (yük ve işçi vagonuna) geçmesini emrettiler. Gandi, geçerli bir bileti olduğunu ve yerinden ayrılmayacağını söyleyerek direndi. Hayatı boyunca çekingen olan bu adamın içindeki adalet duygusu ilk kez bu kadar sert bir şekilde yüzeye çıkmıştı. Tren, gece yarısı Pietermaritzburg istasyonuna geldiğinde görevliler Gandi’yi ve bavullarını zorla trenden aşağı attılar. Gandi o geceyi istasyonun bekleme odasında, dondurucu bir soğukta, karanlıkta oturarak geçirmek zorunda kaldı. Önünde iki seçenek duruyordu: Ya haksızlığa boyun eğip Hindistan’a geri dönerek güvenli hayatına devam edecekti, ya da bu ayrımcılığa karşı durup sistemi kökünden değiştirmek için savaşacaktı. O geceyi istasyonda soğuktan titreyerek geçiren Gandi, kaçmak yerine kalıp bu “renk ayrımcılığı” hastalığıyla savaşmaya karar verdi. Bu, pasif bir kurban olmaktan, aktif bir direnişçiye dönüştüğü andı.

“Pasif Direniş” fikrinin tohumları, bir tren vagonundan dışarı atıldığı o sert zeminde atılmıştı. Yıllar sonra kendisine “Sizi bu kadar kararlı kılan neydi?” diye sorulduğunda, o geceyi işaret ederek: “En yaratıcı deneyimim o gece başladı,” demiştir.

Güney Afrika Cumhuriyeti hükümetinin Hintlileri aşağılayan Asyatik Kayıt Yasası, tüm Hintlilerin parmak izi vermesini ve sürekli bir kimlik kartı taşımasını zorunlu kılıyordu. Gandi, Johannesburg’daki bir tiyatro binasında 3.000 kişiyi topladı. Hep birlikte, hapse girmek pahasına bu yasaya boyun eğmeyeceklerine dair Tanrı huzurunda yemin ettiler. Gandi başlangıçta buna “Pasif Direniş” diyordu ancak bu terimin zayıflığı çağrıştırdığını fark etti. Bir yarışma düzenledi ve “Sadagraha” (İyi niyetle bağlılık) önerisini Satyagraha (Hakikate tutunmak) olarak geliştirerek bu yeni güce adını verdi.

Satyagraha’nın gerçek gücü, 1913 yılında binlerce Hintli maden işçisinin katıldığı devasa bir yürüyüşle kanıtlandı. Güney Afrika hükümetinin Hintli evliliklerini geçersiz sayması ve ağır vergiler koyması sebebiyle, Gandi, yasak olan eyalet sınırlarını geçerek binlerce kişiyle “Yasak Yürüyüşü” başlattı. Hapishaneler dolup taştı, madenler durdu. Sonunda General Smuts (Güney Afrika Başbakanı) pes etmek zorunda kaldı ve Hintlilerin taleplerinin çoğunu kabul eden Hint Yardımlaşma Yasası’nı imzaladı.

Gandi için Güney Afrika, Hindistan’daki büyük mücadelesi öncesi bir “laboratuvar” vazifesi gördü.

Burada şunları öğrenmişti:

​-Kendi kendine yetme: Phoenix ve Tolstoy Çiftliği gibi komünler kurarak basit yaşamı ve dayanışmayı test etti.

​-Korkunun yenilmesi: Hapse girmenin bir onur olduğunu hem kendine hem halkına kanıtladı.

​-Düşmanı dönüştürme: Ezeli rakibi General Smuts bile, Gandi Hindistan’a dönerken kendisine hediye ettiği sandaletleri yıllarca giymiş ve ona duyduğu saygıyı dile getirmiştir.

Hindistan’a döndüğünde, sivil itaatsizliği yerel bir adaletsizlik üzerinden test etti. İngiliz toprak sahipleri, yoksul köylüleri indigo (çivit otu) ekmeye zorluyordu. Gandi, bölgedeki durumu raporlamak için oraya gittiğinde “kamu düzenini bozduğu” gerekçesiyle bölgeyi terk etmesi emredildi. Emre uymayı reddetti, ancak mahkemede yargıcı şaşırtacak bir nezaketle şunları söyledi: “Yasalara saygısızlık etmek için değil, vicdanımın sesine yani en yüksek yasaya uymak için buradayım.” Bu tavrı, davanın düşmesini ve köylülerin haklarını kazanmasını sağladı.

Gandi, tren vagonundan atıldığında sadece ırkçılığı değil, İngiliz sömürge sisteminin ekonomik gücünü de fark etti. İngilizler, Hindistan’dan aldıkları pamuğu İngiltere’de işleyip tekrar Hintlilere pahalıya satıyordu. Gandi buna karşı “Khadi” (el dokuması kumaş) hareketini başlattı. Kendi kıyafetlerini dikmeye başladı ve tüm halkı İngiliz mallarını boykot etmeye çağırdı. O meşhur çıkrık (charkha) başında otururken çekilen fotoğrafları, aslında o soğuk istasyon gecesinde aldığı “kendi kendine yetme” kararının bir sonucudur. İngiliz tekstiline karşı “Çarkha” (çıkrık) artık bir sembol haline gelmişti. Gandi, herkesin kendi kıyafetini dikmesini isteyerek sömürgeciliğin ekonomik damarını hedef aldı. ​

1922’de Chauri Chaura’da bir protestocu grubun polislere saldırması üzerine Gandi, hareket tam zafere ulaşacakken eylemi durdurdu. Sebebi netti: “Şiddetle gelen zafer, kalıcı bir hakikat olamaz.”

İngilizler, Hindistan’da en temel ihtiyaç olan tuzun üretimini tekelleştirmiş ve ağır vergiler koymuştu. Gandi, “silahlı bir isyan” yerine, o gece istasyonda öğrendiği dersi uyguladı: “Yasalara uymayarak ama şiddete de başvurmayarak sistemi kilitlemek.”

Seçtiği yöntem dâhiceydi: Sadece yürümek.

Gandi ve 78 takipçisi, Sabarmati’den Dandi kıyılarına kadar 390 kilometre yol kat etti. Kıyıya ulaştığında yerden bir avuç çamurlu tuz kristali alarak İngiliz yasalarını sembolik olarak çiğnedi. Bu basit hareket, milyonlarca Hintliyi kendi tuzunu üretmeye teşvik ederek Britanya İmparatorluğu’nun otoritesini sarsan devasa bir boykota dönüştü. Bu, Satyagraha’nın (Hakikate tutunmanın) en rafine hali ve sivil itaatsizliğin dünyadaki en ikonik örneğiydi. Gandi, en temel insani ihtiyaç olan “tuz” üzerinden koca bir imparatorluğu köşeye sıkıştırmıştı. 390 kilometrelik yürüyüş boyunca Gandi hiçbir şiddet eylemine izin vermedi. İngiliz polisi silahsız protestocuları döverken, protestocuların karşılık vermeden darbelere göğüs germesi dünya basınında geniş yankı buldu. İngilizler 60.000 kişiyi hapse attı, ancak bu durum artık onları güçlü değil, zalim gösteriyordu. Hindistan halkı artık İngilizlerden korkmamanın yolunu bulmuştu. Gandi’nin o gece tren istasyonunda aldığı karar, 1930 yılındaki “Tuz Yürüyüşü” ile zirveye ulaşan devasa bir sivil itaatsizlik dalgasına dönüşmüştü.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Gandi, sivil itaatsizliğin en sert mesajını verdi: “Yap ya da Öl!”

Bu aşamada Satyagraha artık tamamen bir bağımsızlık talebine dönüştü. Gandi ve tüm Kongre liderleri tutuklandı ancak hareket durmadı. Halk, vergi vermeyi reddederek ve sivil yönetimi felç ederek İngilizlerin Hindistan’ı yönetemeyeceğini kanıtladı.

Savaş bittiğinde Britanya galip gelmişti ancak iflasın eşiğindeydi. Hindistan gibi devasa ve huzursuz bir sömürgeyi yönetmek artık mali olarak imkânsız hale gelmişti. 1946’da Hindistan Kraliyet Donanması’nda çıkan isyan, İngilizlerin en çok güvendiği silahlı kuvvetlerin bile artık sadık olmadığını gösterdi. Mücadele sadece İngilizlere karşı değil, iç yapıda da yaşanıyordu. Hinduların çoğunlukta olduğu bir Hindistan’da Müslümanların azınlıkta kalacağından korkan Muhammed Ali Cinnah (Pakistan’ın Kurucusu), ayrı bir devlet (Pakistan) talebini sertleştirdi. Son İngiliz Genel Valisi Lord Mountbatten, artan iç savaşı ve kaosu durdurmak için bağımsızlık takvimini öne çekti ve Hindistan’ın ikiye bölünmesini (Hindistan ve Pakistan) kararlaştırdı. 15 Ağustos 1947’de İngiliz Parlamentosu’nun çıkardığı “Hindistan Bağımsızlık Yasası” ile Hindistan resmen özgür oldu. Ancak bu özgürlük büyük bir acıyla geldi: Tarihin en büyük nüfus mübadelesi yaşandı. Milyonlarca insan sınırın diğer tarafına geçmeye çalışmış ve çıkan çatışmalarda yüz binlerce kişi hayatını kaybetmişti.

Hindistan’ın bağımsızlığı; Gandi’nin ahlaki liderliği, halkın kitlesel direnişi, İkinci Dünya Savaşı’nın Britanya’yı zayıflatması ve içerideki siyasi bölünmelerin birleşimiyle gerçekleşti.

Gandi’nin yaşamı bir yürüyüşle başlamıştı, ölümü ise yine bir yürüyüşün ortasında, ama bu kez bir sessizlikle geldi. 1947 yılında Hindistan bağımsızlığını kazanmıştı kazanmasına ama Gandi için bu, buruk bir zaferdi. Hayalini kurduğu “birleşik ve barışçıl Hindistan”, kanlı bir bölünmeyle sarsılmış; Hindu ve Müslüman kardeşliği, yerini tarihin gördüğü en büyük göçlerden birine ve korkunç bir iç savaşa bırakmıştı.

Gandi, bağımsızlık kutlamalarına katılmadı. Başkent Yeni Delhi’deki havai fişekler yerine, Bengal’in kan gölüne dönmüş köylerinde, çıplak ayakla ev ev dolaşarak katliamları durdurmaya çalışıyordu. O, “bağımsızlığın mimarı” değil, “barışın dilencisi” olmuştu. 78 yaşındaki bu yaşlı adam, her iki tarafa da sesleniyordu: “Eğer ölmemi istiyorsanız, birbirinizi öldürmeye devam edin.”

1948’in Ocak ayında Yeni Delhi’de şiddet doruğa çıktığında Gandi, son kozunu oynadı: “Ölüm orucu.” Şartı netti; şiddet durana ve Müslümanların güvenliği sağlanana kadar tek bir lokma yemeyecekti. Vücudu günden güne erirken, Hindistan halkı dehşete kapıldı. “Bapu”nun (Baba) gözlerinin önünde ölmesine izin veremezlerdi. Silahlar bırakıldı, liderler barış sözü verdi. Gandi kazanmıştı, ama bu zafer, onu bazı radikal Hindu grupların gözünde “vatan haini” ve “Müslüman dostu” haline getirdi.

​Takvimler 30 Ocak’ı gösteriyordu. Gandi, Yeni Delhi’deki Birla Evi’nin bahçesinde her akşam olduğu gibi dua toplantısına gitmek üzere yola çıktı. İki yanındaki genç kızların (yeğenleri Abha ve Manu) omuzlarına tutunarak yavaş adımlarla yürüyordu. Oldukça bitkin ama huzurluydu. Tam o sırada kalabalığın içinden biri sıyrıldı. Nathuram Godse adında radikal bir Hindu milliyetçisi… Godse, önce Gandi’nin önünde eğilerek ona saygıyla selam verdi. Gandi, ona gülümseyerek karşılık vermek üzereydi ki, Godse ceketinin altındaki Beretta marka tabancayı çıkardı.

​Üç Kurşun ve bir kelime…

​Sessizliği üç el ateş sesi bozdu. Kurşunlar Gandi’nin göğsüne ve karnına isabet etti. Beyaz el dokuması örtüsü (khadi) bir anda kana bulandı. Gandi, yere yığılırken ne bir öfke kustu ne de bir çığlık attı. Elleri dua eder gibi birleşti ve dudaklarından dökülen son kelime şu oldu:

​”He Ram!” (Aman Tanrım!)

​Gandi öldüğünde, dönemin Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru radyoda titreyen bir sesle dünyaya seslendi: “Dostlar, yoldaşlar… Hayatımızdaki ışık söndü ve her yer karanlık.” Ancak Nehru yanılıyordu. Gandi’nin ölümü, aslında onun mesajının ölümsüzleştiği andı. Onu öldüren kurşunlar, bedenini yok etmiş olsa da “Satyagraha” ruhunu dünya tarihine kazımıştı. Cenazesinde milyonlarca insan nehir gibi aktı; Hindu, Müslüman, Sih ve hatta eski düşmanları İngilizler, “yarı çıplak dervişin” arkasından gözyaşı döktü.

​Gandi’nin külleri Hindistan’ın kutsal nehirlerine savrulurken, geriye sadece bir asa, bir gözlük, bir çift sandalet ve dünyayı değiştirecek kadar güçlü bir fikir kaldı:

“Şiddet, insanlığın yasası değildir; sevgi, en yüksek yasadır.”

Gandi’nin başarısı, şiddet içermeyen direnişin bir “teori” değil, modern dünyada sonuç veren bir “siyasi gerçeklik” olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Bu miras, on yıllar sonra Martin Luther King Jr. (ABD Sivil Haklar Hareketi), ​Nelson Mandela (Apartheid karşıtı mücadele) ve Lech Walesa (Polonya Dayanışma Hareketi) gibi isimleri ve hareketlerini doğrudan etkiledi.

​”Beni zincire vurabilirsiniz, bana işkence edebilirsiniz, hatta bu vücudu yok edebilirsiniz, ama benim zihnimi asla hapsedemezsiniz.”

Gandi’nin hikayesi, bir imparatorluğun yıkılışından çok daha fazlasıdır; o, insanın kendi içindeki korkuyu yendiğinde dünyanın geri kalanına nasıl hükmedebileceğinin kanıtıdır. Nathuram Godse’nin tabancasından çıkan üç kurşun, bir bedeni yere sermiş olabilir; ancak bu kurşunlar, “şiddetsizlik” fikrini bir zırha, “hakikati” ise sönmeyecek bir meşaleye dönüştürdü.

​Bugün Gandi; sadece meydanlardaki taş heykellerde değil, adaletsizliğe karşı sesini yükselten her vicdanda, yumruğunu sıkmak yerine elini uzatan her cesur yürekte yaşamaya devam ediyor. O, bizlere tarihin en büyük dersini bıraktı:

​“Dünyayı sarsmak için devasa ordulara değil, sarsılmaz bir inanca ve yürümeye devam edecek kadar dürüst bir kalbe ihtiyaç vardır.”

​Onun o sessiz ve çıplak ayaklı yürüyüşü aslında hiç bitmedi; çünkü insanlık onuru çiğnendiği sürece, “Yüce Ruh” un ayak sesleri adaletin tozlu yollarında yankılanmaya devam edecektir.

Zulmün gürültüsünü sessizliğin asaletiyle susturan, bir imparatorluğun ordularını çıplak ayaklarının tozuyla yıkan büyük devrimciye; saygıyla…