"Enter"a basıp içeriğe geçin

TARİHİN BAŞTEKNİSYENİ: MODERN SİYASETİN KODLARINDAKİ ÇELİK İRADE

1917 yılının Nisan ayında, Petrograd’daki Finlandiya İstasyonu’na yanaşan mühürlü bir tren, sadece Rusya’nın değil, tüm dünyanın rotasını değiştirecek bir ismi taşıyordu. Sürgünden döndüğü o gün, cebinde sadece bir teori değil, tarihin en büyük toplumsal altüst oluşlarından birinin yol haritasını tutuyordu. Bugün, ölümünün üzerinden geçen bir asra rağmen kimileri için bir kurtuluşun mimarı, kimileri içinse demir yumruklu bir devletin kurucusu olarak siyaset biliminin tam merkezinde durmaya devam ediyor.

Siyaset biliminde eylem ve düşünce arasındaki uçurumu onun kadar ustalıkla kapatabilmiş çok az figür vardır. Karl Marx’ın kütüphane raflarında duran devasa külliyatını sokağın, fabrikaların ve cephelerin dili haline getiren de odur. Onu sadece bir devrimci lider olarak değil, aynı zamanda pragmatizm ile ideolojik sadakati aynı potada eritebilen bir strateji dehası olarak okumak, bugünün dünyasını anlamak için de kaçınılmaz bir gerçekliktir. Çünkü onun kurduğu sistemin yankıları, bugün hâlâ küresel jeopolitiğin derinliklerinde hissedilmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tarihin tozlu raflarına kaldırıldığı sanılan bu isim, aslında her ekonomik krizde, her toplumsal arayışta yeniden hatırlanıyor.

Vladimir İlyiç Ulyanov…

Kitleleri harekete geçiren “Ekmek, Barış, Özgürlük” sloganıyla sadece bir dönemin lideri değil, aynı zamanda kriz anlarında siyasetin nasıl mümkün kılındığının en somut örneği. Bir kütüphaneci kadar sessiz ve titiz, bir kasırga kadar yıkıcı ve gürültülü. Çelişkilerin ortasında dimdik duran çelikten bir disiplin. Romantik devrimcilerin aksine, hayatı bir satranç tahtası gibi okuyan, siyaseti “temenni” olmaktan çıkarıp “teknik” haline getiren ilk modern.

Tarihin bildiği adıyla “Lenin”…

Onu tarihin tozlu raflarına hapsettiğini sananlar, bugün küresel sistemin her sarsıntısında onun “Ne Yapmalı?” sorusunun yankısını yeniden duyuyorlar. Bugün Lenin’i konuşmak, sadece eski bir devrimciyi anmak değil; tarihin “tesadüf” mü yoksa bir “irade” meselesi mi olduğunu sorgulamaktır.

Moskova’nın kalbinde, Kızıl Meydan’daki o soğuk mozolede mumyalanmış halde olan bu beden, birçokları için, modası geçmiş bir ideolojinin ve yıkılmış bir imparatorluğun donmuş bir kalıntısından ibaret. Ancak Lenin’in asıl varlığı o mermer duvarlar arasında değil; siyasetin, stratejinin ve gücün kullanıldığı her yerde nefes almaktadır.

​Onu konuşmak; kriz anlarında kararlılığın, geri çekilirken stratejinin ve kaosun ortasında organizasyonun ne anlama geldiğini laboratuvar titizliğiyle incelemektir. Lenin’in mirasını nostaljiden arındırarak, modern siyasetin kodları üzerindeki etkisini anlatacağım bu yazı, onu anmanın romantizmine değil, modern siyasetin kodlarını yazan çelik iradeye bir saygı duruşudur.

​Tarih belki onun kurduğu devleti tasfiye etti, ama onun yazdığı siyaset el kitabını henüz kimse çöpe atamadı. Oyunun adı değişmiş, oyuncular başkalaşmış olabilir; fakat masadaki temel kural hâlâ aynı: “Tarihi, sadece çok isteyenler değil, o isteği bir mekanizmaya dönüştürebilenler yazar.”

Bugün, bilginin saniyeler içinde yayıldığı ama eylemin aynı hızla buharlaştığı bir “kaos çağında” yaşıyoruz. Sosyal medya platformları, milyonlarca insanın öfkesini bir anlık parlama ile sokağa dökebiliyor; ancak bu öfkeler, bir haftalık bir gündemin sonunda çoğunlukla sessizliğe gömülüyor. İşte tam bu noktada, Lenin’in bir asır önce sorduğu o soğuk ve keskin soru yeniden yankılanıyor: “Ne yapmalı?”

​Lenin’in modern dünyaya bıraktığı en büyük miras, “kendiliğinden olanın” yetersizliğine dair yaptığı o acımasız tespittir. Ona göre, bir merkeze, bir akla ve bir disipline bağlı olmayan her türlü halk hareketi sadece bir gürültüden ibarettir; o gürültüyü bir sese ve ardından bir karara dönüştürecek olan ise “yöntem”dir. Bugünün dünyasında siyasi hareketlerin yaşadığı en büyük kriz, bir fikre sahip olmamaları değil, o fikri taşıyacak disiplinli bir “organizasyonel omurgadan” yoksun olmalarıdır. Lenin, siyaseti bir hobi ya da bir ifade biçimi olarak değil, bir iktidar teknolojisi olarak kurguladı. Bu yüzden onun metodları, sadece devrimciler için değil, modern pazarlama stratejistlerinden, siyasi kampanya yöneticilerine kadar gücü elinde tutmak veya ele geçirmek isteyen herkesin gizli müfredatında yer almaya devam ediyor. Lenin, siyaseti bir “vicdan rahatlatma” seansı değil, bir iktidar teknolojisi olarak kurguladı. Günümüzün parçalı, kimliklere sıkışmış ve örgütlenmeyi “eski moda” bulan siyasi anlayışlarına karşı Lenin’in metodu şunu fısıldıyor: “Fikrinizin ne kadar haklı olduğu değil, o fikri hayata geçirecek “çelikten bir mekanizmanızın” olup olmadığı önemlidir.”

Lenin’in tarih sahnesine çıkışına kadar devrimcilik, büyük oranda bir “vicdan muhasebesi” veya kendiliğinden gelişen bir halk öfkesi olarak görülüyordu. 19. yüzyılın romantik barikat savaşçıları, adaletsizliğe karşı sokağa dökülmenin yeterli olacağına inanıyordu. Ancak Lenin, bu duygusal dalganın kalıcı bir iktidar inşa edemeyeceğini çok erken fark etti. Onun için siyaset, bir niyet beyanı değil; bir mekanizma tasarımıydı.

​O, meşhur “Ne Yapmalı?” metniyle amatör devrimciliğin tabutuna son çiviyi çaktı. Siyaseti profesyonelleştirdi; onu disiplinli bir kadronun, adeta bir saatin dişlileri gibi işleyen bir örgütün eline teslim etti. Lenin’e göre devrim, tesadüfen patlak verecek bir olay değil, titizlikle hazırlanması gereken bir “teknik süreç” idi. Bu yaklaşım, sadece sosyalist hareketleri değil, modern dünyadaki tüm siyasi organizasyon yapılarını (en sağdan en sola kadar) kökten değiştirdi. Bugün partilerin kampanya merkezlerinde, disiplinli teşkilat yapılarında ve stratejik planlamalarında, farkında olsunlar ya da olmasınlar, kabul etsinler ya da etmesinler, Lenin’in o soğuk ve rasyonel metodolojisinin izleri vardır.

Pek çok lider, kendi yarattığı dogmaların altında ezilerek tarih sahnesinden silinir. Lenin’in dehası ise, en katı göründüğü anda sergilediği şaşırtıcı esneklikte saklıydı. 1921 yılında, iç savaşın yıktığı Rusya ekonomisi durma noktasına gelmişti. Kendi partisi içindeki “saf ideologlar” tam kamulaştırma ve sertlik yanlısı politikalarda ısrar ederken, Lenin masaya yumruğunu vurdu ve NEP’i (Yeni Ekonomik Politika) ilan etti. Bu, saf bir komünist idealden sapma gibi görünse de aslında Lenin’in satranç tahtasındaki en büyük hamlesiydi. Pazara, küçük sermayeye ve köylünün ticaret yapmasına izin vererek sistemi nefes alabilir hale getirdi. Bu bir geri çekilme değil, “bir adım ileri gitmek için yapılan iki adımlık bir manevra” idi. Onun pragmatizmi, ideolojiyi bir intihar hapı gibi yutmak yerine, onu hayatta kalmanın ve iktidarı korumanın bir aracı olarak kullanabilmesinde yatıyordu. Lenin bize şunu öğretti: “Gerçek bir stratejist, hedefinden vazgeçmez, ama o hedefe giden yolda gerekirse kendi dogmalarını bile feda edebilir.” Günümüz reel politiğinde, partilerin seçim kazanmak için yaptıkları beklenmedik ittifaklar veya ideolojik sertliklerinden vazgeçip merkeze oynamaları, Lenin’in “stratejik geri adım” mantığının modern versiyonlarıdır.

Lenin, kitlelerin sadece teorik kitaplarla değil, basit, vurucu ve tekrarlanan sloganlarla harekete geçirilebileceğini kanıtladı. “Ekmek, Barış, Özgürlük” sloganı, karmaşık bir ekonomik ve siyasi krizi üç kelimeye indirgeyen bir iletişim dehasıydı. Bugünün siyasi iletişiminde kullanılan “micro-targeting” (mikro hedefleme) ve sosyal medya üzerinden yürütülen “vurucu slogan” kampanyaları, aslında Lenin’in geliştirdiği kitle ajitasyonu tekniklerinin dijital çağa uyarlanmış halidir.

Lenin, kapitalizmin sadece ulusal değil, küresel bir sömürü ağı (emperyalizm) olduğunu savunarak siyaseti uluslararası bir zemine taşıdı. Bugün küreselleşme karşıtı hareketler, merkez-çevre ülke tartışmaları ve küresel ekonomi-politik analizlerin çoğu, Lenin’in emperyalizm kuramının kavramsal mirası üzerinden yükselir.

Belki de en büyük etkisi, siyaseti bir “mühendislik” olarak görmesidir. Lenin için önemli olan “kim haklı?” sorusundan ziyade “kim, nasıl organize oldu?” sorusuydu. Günümüzde “siyaset mühendisliği” dediğimiz kavram; verilerin analizi, kriz yönetimi ve toplumsal mühendislik çabaları, Lenin’in siyaseti rasyonel ve teknik bir süreç olarak okumasının bir sonucudur.

Sonuç olarak; Lenin, modern siyasetin “işleyiş mekanizmasını” icat eden isimlerden biridir. Bugün onun ideolojisine tamamen zıt olan yapılar bile, iktidarı ele geçirme ve koruma konusunda onun “disiplin, organizasyon ve strateji” üçlemesini kullanmaktadır.

Lenin, siyaset sahasını bir entelektüel tartışma kulübü olmaktan çıkarıp, profesyonel bir “iktidar makinesine” dönüştürdü. Bu dönüşümün iki ana sütunu vardı: “Çelik disiplinli bir çekirdek kadro” ve “kitleleri atomize eden keskin sloganlar.”

​En büyük keşfi şuydu: Binlerce kararsız sempatizandansa, hayatını bu işe adamış yüz profesyonel, dünyayı yerinden oynatabilirdi. “Öncü Parti” dediği yapı, aslında modern anlamda ilk profesyonel siyasi genel merkez tasarımıydı. Bugünün siyasetinde “teşkilatçılık” dediğimiz olgu, Lenin’in hiyerarşik ama dinamik yapısının bir kopyasıdır. Seçim kazanan modern partiler, sadece genel başkanlarının karizmasıyla değil; sahadaki “kadro”nun (teşkilatın) disiplini ve yukarıdan aşağıya akan emri uygulama hızıyla başarılı olurlar. Lenin, siyaseti bir “yaşam biçimi” haline getirerek bağlılığı maksimize etmiştir.

​Lenin, kitlelerin karmaşık ekonomik teorilerle değil, doğrudan hayata dokunan ve öfkeyi yönlendiren “ajitasyon” ile harekete geçeceğini biliyordu. Propaganda onun için sadece bilgi vermek değil, duyguyu organize etmekti. “Ekmek, Barış, Özgürlük” sloganı, bugün reklam ajanslarının peşinde koştuğu “tek mesaj, net hedef” kuralının atasıdır. Lenin, köylünün açlığını, askerin savaş yorgunluğunu ve halkın baskıdan kurtulma arzusunu tek bir potada eritti. Günümüzde sosyal medya algoritmalarının beslediği “yankı odaları” ve X platformundaki (eski Twitter) 280 karaktere sığdırılan sert siyasi kutuplaşma dili, aslında Lenin’in başlattığı o keskin ajitasyon dilinin dijital yansımasıdır. Karmaşık sorunları tek bir suçluya (düşmana) indirgemek ve çözümü tek bir slogana hapsetmek, Lenin’in modern popülizme bıraktığı en etkili araçtır.

​Lenin için krizler, kaçınılması gereken felaketler değil, statükonun zayıfladığı “yırtılma anları” idi. 1917 Rusyası’ndaki tam kaosu, kusursuz bir zamanlamayla iktidar basamağına dönüştürdü. Bugünün dünyasında “şok doktrinleri” veya kriz anlarında yapılan “ani yasal düzenlemeler”, Lenin’in kriz anındaki kararlılığından izler taşır. O, statükonun felç olduğu anlarda, kararsız kalabalıkların “kararlı bir azınlığın” peşinden gideceğini kanıtlamıştır.

Lenin, tarihin sadece bir seyircisi değil, onun başteknisyeniydi. Bugünün dünyasında ideolojiler silinip gitmiş gibi görünse de; disiplinli bir azınlığın, doğru zamanlanmış bir sloganla, büyük kitleleri nasıl dönüştürebileceğine dair yazdığı o “iktidar matematiği” hâlâ masanın üzerinde duruyor. Onu sevmek ya da ondan nefret etmek, bu matematiğin işlemeye devam ettiği gerçeğini değiştirmeyecektir.

Sonuç olarak Lenin; bir asır önce Kızıl Meydan’da buz tutan bir bedenden çok daha fazlasıdır. O, tarihin akışının sadece temennilerle değil, buz gibi bir irade ve saat gibi işleyen bir mekanizmayla değiştirilebileceğinin yaşayan kanıtı ve modern siyasetin kodlarına sızmış bir yazılımdır. Bugün ideolojiler değişmiş, bayraklar farklılaşmış, meydanlar dijitalleşmiş olabilir; ancak gücün doğası ve kitlelerin sevk idaresi söz konusu olduğunda, dünya hâlâ onun açtığı parantezin içinde devinmektedir. Onu tarihe gömdüğünü sananlar, aslında sadece onun inşa ettiği modern siyaset laboratuvarının içinde birer denektirler. Çünkü Lenin’in mirası, kütüphanelerin tozlu raflarında değil; “başka bir dünya” arzusunun çelikten bir disiplinle buluştuğu her kararlı adımda nefes almaya devam ediyor.

Kaosu bir düzene, öfkeyi ise tarihsel bir kaldıraca dönüştüren o çelikten irade ve büyük stratejiste; saygıyla…