1979 kışında Tahran sokaklarını dolduran devasa bir öfke, bir monarşiyi devirirken yeni bir dünyanın kapılarını araladığını sanıyordu. Ancak bugün, aradan geçen yaklaşık yarım asrın ardından, aynı sokaklardan yükselen çığlıklar bize bir soruyu fısıldıyor: “Devrim, vaat ettiği özgürlüğü bizzat kendi kurduğu duvarların ardına mı hapsetmişti?”
Bu sorunun cevabını bulabilmek, hatta dahası bu soruyu anlayabilmek için Şah Rıza Pehlevi hanedanlığından bugüne uzanan sürece kısa bir kesitle bakmakta fayda olduğu düşüncesindeyim.
Pehlevi Hanedanı’nın iktidara gelişi iki aşamalı bir süreçtir: Önce baba Şah Rıza Pehlevi’nin hanedanı kurması, ardından oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’nin (İslam Devrimi ile devrilen Şah) tahta geçişi.
Şah Rıza Pehlevi (1921-1925) dönemi, bir soyluluk zinciriyle değil, askeri bir darbe olan 1921 İran Darbesi’yle (İran güneş takvimindeki diğer adıyla “3 Esfand Darbesi”) başladı. Modern İran tarihinin en kritik dönüm noktalarından biri olan bu darbe ile Rıza Han, sıradan bir subayken, İngilizlerin de desteğiyle Kaçar Hanedanı’nın sonunu hazırladı ve Pehlevi döneminin kapısını araladı. Bu darbe sürecine, Birinci Dünya Savaşı sonrası İran’a yapılan Rus ve İngiliz müdahaleleri, aşiret isyanları ve merkezi otoritenin yokluğu, İngiltere’nin bölgedeki Bolşevik yayılmacılığını durdurmak ve petrol çıkarlarını korumak için güçlü ve merkezi bir hükümet istemesi siyasi bir kaos, yolsuzluklar ve savaşın etkisiyle ülkenin iflasın eşiğine gelmesi de ekonomik bir kaos ortamı oluşturdu ve darbeye zemin hazırladı. Darbe sonrası, Ziyaeddin Tabatabai Başbakan, Rıza Han ise önce “Sardar Sepah” (Ordular Komutanı), ardından da Savaş Bakanı ünvanını aldı. Çok kısa bir süre sonra da Tabatabai’yi tasfiye ederek Başbakan oldu. Böylelikle yaklaşık 130 yıl süren Kaçar Hükümdarlığı da resmen sona ermiş oldu. Rıza Pehlevi, başta ülkeyi Cumhuriyet yapmayı düşünsede, dini liderlerin tepkisi üzerine monarşiyi devam ettirmeye karar verdi. 1925 yılında da Meclis tarafından “Şah” ilan edildikten sonra, dağınık haldeki İran ordusunu birleştirdi, yerel aşiret isyanlarını bastırdı ve Laikleşme ve Batılılaşma reformlarının önünü açan süreci başlattı.
İkinci Dünya Savaşı’nda Rıza Şah, Nazi Almanyası’na yakın bir politika izlemişti. Bunun üzerine İngiltere ve Sovyetler Birliği, ikmal yollarını korumak için 1941’de İran’ı işgal ettiler. Bu arada Sovyetler Birliği, İran’daki sol ve komünist hareketlerin en büyük destekçisi konumunda idi. Öte yandan, İran Komünistleri’nin kurduğu Tudeh Partisi, Sovyet yanlısı, İran işçi sınıfı ve entelektüelleri arasında güçlü olması sebebiyle de İngilizleri bir hayli huzursuz etmekteydi. SSCB, bu parti aracılığıyla İran siyasetine sızmaya ve Şah rejimini zayıflatmaya çalıştı. 1941’deki işgalden hemen sonra Rıza Şah tahttan indirildi ve Güney Afrika’ya sürgüne gönderildi. İngilizlerin de onayıyla, 22 yaşındaki veliaht prens Muhammed Rıza Pehlevi, 16 Eylül 1941’de babasının yerine tahta çıkarıldı. Muhammed Rıza Pehlevi her ne kadar 1941’de tahta çıksa da, gerçek bir otokratik güç haline gelmesi 1953 yılındaki Musaddık Darbesi ile oldu. Başbakan Muhammed Musaddık, İngilizlerin elindeki petrolü millileştirince İngiltere’nin büyük bir ekonomik kayba uğramasına ve Batı ile kriz yaşanmasına neden oldu. Ayrıca, İngiltere ve ABD, Musaddık’ın Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasından ve bölgedeki Batı etkisinin kırılmasından da endişe ediyordu. Tüm bu süreç içerisinde Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Musaddık ile girdiği güç mücadelesini kaybedip ülkeden kaçtı. 19 Ağustos 1953 tarihinde, ABD (CIA) ve İngiltere (MI6) gizli servisleri tarafından organize edilen (CIA içindeki kod adı “TP-Ajax“ Operasyonu”) bir darbe yapıldı. Darbede yöntem, halk arasında karışıklık çıkarmak, basını manipüle etmek ve ordu içindeki darbeci unsurları harekete geçirmekti. Darbenin sonucunda, Musaddık tutuklandı ve ev hapsine mahkûm edildi. Ülkeden kaçan Şah Muhammed Rıza Pehlevi geri dönerek uzun vadede yetkilerini mutlak monarşi ile tek elde topladı ve Batı desteğiyle daha baskıcı bir yönetim kurdu. Bu müdahale, İran halkında Batı’ya karşı derin bir güvensizlik yarattı. CIA, bu darbedeki rolünü 2013 yılında resmi olarak kabul etmiş ve gizli belgeleri halka açmıştır. 1953 darbesiyle bastırılan toplumsal öfke, 26 yıl sonra gerçekleşecek İran İslam Devrimi’nin en önemli kök nedenlerinden biri olarak kabul edilir.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi iktidarında halk arasında büyük bir huzursuzluk hakimdi. Ülkede petrol gelirleri artmasına rağmen, bu zenginlik halka eşit şekilde yansımıyor, aksine yolsuzluk ve enflasyon artıyordu. Şah’ın modernleşme çabaları, dindar kesim ve ulema tarafından İslami değerlere aykırı görülüyordu. 1963 yılında Şah, “Beyaz Devrim” adı altındaki bir dizi reform paketi açıkladı. Bu paket; toprak reformu, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması ve bazı sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesini içeriyordu. Ayetullah Humeyni, bu reformların İslam’a aykırı olduğunu, ulemanın (din bilginlerinin) otoritesini sarstığını ve İran’ı Batı’nın (özellikle ABD’nin) bir uydusu haline getirdiğini savunarak halkı boykota çağırıyordu. Ek olarak, “Kapitülasyon Yasası“olarak da bilinen Dokunulmazlık Yasası ile İran’daki Amerikalı askeri personele diplomatik dokunulmazlık sağlayan yasa da meclisten geçmişti. Ayetullah Humeyni, bu yasayı İran’ın bağımsızlığına ve onuruna sürülmüş bir leke olarak nitelendirdi. Ünlü bir konuşmasında şu ifadeleri kullandı: ”Eğer bir Amerikalı aşçı, İran dini liderini veya İran Şahı’nı arabasıyla ezse kimse ona dokunamaz. İran halkını Amerikan köpeklerinden daha değersiz kıldılar.” Humeyni bu sert çıkışları üzerine tutuklandı ve bu tutuklama büyük çaplı halk ayaklanmalarına yol açtı. Bu sırada Şah’ın gizli servisi SAVAK, muhalefeti sert bir şekilde bastırıyor, insan hakları ihlalleri yaşanıyordu. Mevcut rejim bu isyanları şiddet kullanarak bastırdı. Humeyni bir süre ev hapsinde tutuldu. Ancak muhalefetine devam etmesi üzerine, rejimin güvenliği için tehlikeli görülerek ülkeden çıkarılmasına karar verildi. 15 yıllık sürgün hayatında, ilk olarak Ankara’ya, ardından Bursa’ya gönderildi. Türkiye’de dini kıyafet giymesi yasaklandığı ve faaliyetleri kısıtlandığı için kısa bir süre sonra Türkiye’den ayrıldı ve Irak’ın Necef kentine yerleşti. Şah karşıtı faaliyetlerini buradan sürdürdü. Irak’tan sınır dışı edilince, Paris yakınlarındaki Neauphle-le-Château’ya gitti. Buradan dünya medyasına sesini duyurdu ve devrimin son aşamasını yönetti. Devrimin fitili, Ocak 1978’de sürgündeki lider Ayetullah Humeyni’ye yönelik hakaret içeren bir gazete yazısıyla ateşlendi. Kum şehrinde başlayan gösteriler tüm ülkeye yayıldı. “Kara Cuma” gibi olaylarda ordunun halka ateş açması, öfkeyi geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Ordu desteğini çekince ve grevler ekonomiyi durma noktasına getirince, Şah 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmek zorunda kaldı. 1 Şubat 1979’da 15 yıllık sürgünden dönen Humeyni, milyonlarca kişi tarafından karşılandı. Kısa süreli bir geçiş döneminden sonra, 1 Nisan 1979’da yapılan referandumla monarşi resmen sona erdi ve İran İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Ayetullah Humeyni, “Velayet-i Fakih” (Din bilgininin otoritesi) sistemine dayalı, hem dini, hem de siyasi lider olduğu yeni bir anayasal düzen kurdu. Özellikle 1979 Tahran Rehineler Krizi sonrası ABD ile ilişkiler koparıldı ve İran, Batı karşıtı bir dış politika izlemeye başladı. Devrimin patlak verdiği sıralarda Sovyetler Birliği başlangıçta temkinli ama umutluydu. “Büyük Şeytan” olarak nitelendirdiği Şah’ın devrilmesi, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefikini kaybetmesi demekti. Bu, Sovyetler Birliği için stratejik bir zafer olarak görülüyordu, ancak devrimin “İslami” bir karakter kazanması Sovyetler Birliği’ni zor durumda bıraktı. Anti-emperyalist söylemleri nedeniyle Humeyni hareketine başlangıçta destek verdiler ve devrimi “ilerici bir adım” olarak tanımladılar. Devrimden kısa süre sonra Sovyet-İran ilişkileri gerginleşti. Humeyni’nin ünlü sloganı “Ne Doğu, Ne Batı”, sadece ABD’yi değil, SSCB’yi de dışlıyordu. Sovyetlerin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi İran tarafından şiddetle kınandı. Ayrıca İran-Irak Savaşı’nda Sovyetlerin Irak’a silah satması, iki ülke arasındaki köprüleri tamamen attı. Şah’ı Büyük Şeytan olarak adlandıran SSCB’yi, bu kez İran da “Küçük Şeytan” olarak adlandırmaya başladı. Ayrıca 1982-1983 yıllarında yeni İslami rejim, Sovyet yanlısı Tudeh Partisi üyelerini casusluk suçlamasıyla tutukladı ve partiyi yasakladı. Bu, Sovyet etkisinin İran iç siyasetinden tamamen kazınması demekti. İran İslam Devrimi, sadece bir hükümet değişimi değil; toplumsal, kültürel ve jeopolitik dengeleri kökten değiştiren “İslami bir dönüşüm” hareketidir.
İran İslam Devrimi’nin 1979’dan bugünkü noktaya gelişi, başlangıçtaki “bağımsızlık ve adalet” vaatlerinin zamanla teokratik bir kurumsallaşmaya, ardından da ciddi bir toplumsal ve ekonomik krize evrilmesiyle açıklanabilir. 1979’da Şah’ın devrilmesiyle başlangıçta liberaller, solcular ve İslamcıların ortak bir koalisyonu olan süreç, Ayetullah Humeyni’nin, “Velayet-i Fakih” (Fakih’in Yönetimi) doktriniyle tüm gücü dini liderlik makamında toplamasıyla sonuçlandı. 1980-1988 İran-Irak Savaşı, rejimin içerideki muhalefeti susturmasına ve devrimci kurumları (Devrim Muhafızları gibi) konsolide etmesine “dış düşman” bahanesiyle zemin hazırladı.
1990’ların sonunda Muhammed Hatemi’nin gelişiyle bir “reform” umudu doğdu. Ancak, sistemin teokratik yapısı (Anayasayı Koruma Konseyi vb.) seçilmiş hükümetlerin demokratikleşme adımlarını engelledi.
2009 yılına gelindiğinde, yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mevcut muhafazakâr Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın tartışmalı bir şekilde yeniden seçilmesi, İran tarihindeki en büyük kitlesel protestolardan birini tetikledi. Reformist aday Mir Hüseyin Musavi’nin başlattığı “Yeşil Hareket” taraftarları seçim sonuçlarının manipüle edildiğini savundular. Milyonlarca insan sokaklara dökülerek kitleselleşen şu sloganı atmaya başladılar:
“Ray-e man kojast?” (Oyum nerede?)
Protestolar sırasında kameralar önünde vurularak hayatını kaybeden 26 yaşındaki Nida Ağa Sultan, hareketin ve rejime karşı direnişin dünya çapındaki sembolü haline geldi. Yeşil Hareket, aslında rejimi tamamen yıkmayı değil, rejim içinde reform yapmayı ve anayasanın demokratik maddelerine sadık kalınmasını talep ediyordu. Ancak devletin yanıtı çok sert oldu. Devrim Muhafızları ve Besic milisleri (Ayetullah Humeyni tarafından Kasım 1979’da İran’da kurulan, gönüllü milis teşkilatı.) gösterileri şiddet kullanarak bastırdı. Binlerce kişi gözaltına alındı, işkence iddiaları gündeme geldi ve “hızlı yargılamalar” ile ağır cezalar verildi. Bu olay, halkın bir kısmının sistem içinden değişim umudunu yitirdiği ilk büyük “duygusal kopuş” noktasıdır. Yeşil Hareket, Twitter ve Facebook gibi sosyal medya mecralarının kitlesel protestoları organize etmek için kullanıldığı ilk büyük küresel örneklerden biri olarak tarihe geçti. Bu hareket, İran’da toplumun “sistem içinden reform” umudunun zirve noktasıydı ve hareketin şiddetle bastırılması, sonraki yıllarda (2017, 2019 ve 2022’deki Mahsa Amini protestoları) halkın taleplerinin “reform”dan, doğrudan “rejim değişikliği”ne evrilmesine neden olan süreci başlattı.
İran’ın nükleer programı nedeniyle maruz kaldığı ağır uluslararası yaptırımlar, ekonomiyi felç etti. 2015 Nükleer Anlaşması (JCPOA) kısa bir nefes aldırsa da, ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle ekonomi tarihinin en kötü dönemlerinden birine girdi.
İran rejimi bugün üçlü bir sıkışmışlık yaşıyor:
1- İran’da enflasyonun %40’ların üzerine çıkması ile paranın (Riyal) aşırı değer kaybı yaşaması sonucu gündeme gelen yolsuzluk iddiaları ve bununla bağlantılı olarak rejimin geleneksel destekçisi olan “çarşı esnafı” eylemleri,
2- Halkın, mevcut sistemin kendilerini temsil etmiyor olarak görmesi,
3- Bölgesel çatışmalara (Suriye, Yemen, Lübnan) harcanan kaynakların halk nezdinde sorgulanması.
Bugün yaşanan gelişmeler, 1979’da monarşiye karşı kurulan ittifakın tam tersi bir yönde; bu kez din adamları sınıfına karşı, toplumun bir kesiminin (kadınlar, gençler ve tüccarlar) birleşmesi olarak okunabilir mi, bunu önümüzdeki süreçte net olarak göreceğiz.
İran Hükümeti (özellikle Dini Lider Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları), bugün yaşanan olayları “dış mihrakların komplosu” olarak nitelendirmekte ve ABD ve İsrail’in istihbarat servisleri aracılığıyla protestoları finanse ettiğini, sosyal medya üzerinden dezenformasyon yaydığını ve “terörist grupları” sokağa saldığını savunmaktadırlar. Ayaklanmalar başladığında protestoculara ilk desteğin emperyalist ABD ve işbirlikçisi İsrail’den geldiğini de göz önünde bulundurduğumuzda İran Hükümeti’nin iddiası kuvvetli bir hâl almaktadır. Esasen ABD ve İsrail’in amacı, İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmak ve bölgedeki “Direniş Ekseni”ni (Lübnan, Suriye, Irak hattı) çökertmektir. İran Hükümeti’ne muhalif olanlar ise yaşanan bu olayların “İçerideki Patlama” olduğunu ve ayaklanmaların asıl nedeninin yerel ve birikmiş sorunlar olduğunu savunmaktadırlar. ABD’nin bu süreçteki rolü “askeri veya gizli operasyon”dan ziyade daha çok “siyasi ve lojistik destek” olarak tanımlanabilir. Ocak 2026’da emperyalist ve işgalci ABD’nin başkanı Trump ve yönetimi, protestocuları “özgürlük savaşçıları” olarak tanımlamış ve İran yönetimini şiddet kullanmaması konusunda sert bir dille uyarmıştır. Öyle ki, ABD, İran halkının internet kesintilerini aşabilmesi için Starlink gibi uydu teknolojilerinin kullanımını teşvik etmiş ve teknoloji şirketlerine yaptırım muafiyetleri tanımıştır.
Şurası yadsınamaz bir gerçekliktir; emperyalist ve işgalci ABD’nin uyguladığı ağır ekonomik yaptırımlar, İran ekonomisini felç ederek dolaylı yoldan halkın huzursuzluğunu artıran en büyük dış faktör olmuştur. Yukarıda da detaylı şekilde bahsettiğim çoğu kırılma noktasında da görüleceği üzere, emperyalist ve işgalci ABD’nin yalnızca İran üzerinde değil, tüm Ortadoğu’da kaos çıkarma emelleri her daim vâr olmuştur. ABD ve müttefikleri, bu hareketleri kendi dış politika çıkarları (İran rejimini çevrelemek veya zayıflatmak) doğrultusunda retorik ve teknolojik araçlarla aktif olarak desteklemektedir.
Aslında mesele sadece bir halkın talepleri değil, o taleplerin hangi başkentlerde yankı bulması için tasarlandığıdır. İran, kendi kaderini tayin etmeye çalışırken, aynı zamanda başkasının yazdığı bir senaryoda figüran olmayı reddetme sınavı vermektedir. Asıl hedef halkın refahı değil, bölgenin diz çökertilmiş iradesidir. Hiçbir dış müdahale, bir halkın yarasına merhem olmak için yapılmaz. Aksine o yarayı kendi lehine kanatmak için oradadır. Zulüm bazen bir kurşunla, bazen de bir banka dekontuyla gelir.
Sonuç olarak, Tahran sokaklarından yükselen ses ne dış güçlerin sofrasına meze edilmeli, ne de iktidar koridorlarında boğulmalıdır. Gerçek bir kurtuluş, ne bir banka dekontuna sığar, ne de baskıcı bir duvara yaslanır. Ernesto Che Guevara’nın dediği gibi; “Dünyanın neresinde olursa olsun, haksız yere tokatlanan birinin acısını hissetmek” gerekir. Ancak bu acı, o tokadı atan elin sahibini, bir başka tiranla değiştirmek için değil, elin kendisini kırmak için hissedilmelidir. İran halkı için asıl sınav, ayakta kalırken, omuzlarına yaslanmak isteyen ‘yabancı’ ellere karşı da uyanık kalabilmektir.
Unutulmamalıdır ki, özgürlük, yabancı bir elin uzattığı zehirli bir zeytin dalı değil; bir halkın kendi ayakları üzerinde doğrulma onurudur.

İyi yazamıyorsan iyi düşünemezsin, iyi düşünemiyorsan senin yerine başkaları düşünür.
