Tarihler 1 Ocak 1959 tarihini gösteriyordu. Dönemin Küba Devlet Başkanı Diktatör Fulgencio Batista devrimin maviliğinde nefessiz kalmış, yaşadığı panik ve can havliyle Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmıştı. Askeri darbe ile ikinci kez iktidarı aldığı 1952 yılından sonraki süreçte üniversiteyi, basını ve kongreyi denetimi altına alan zalim bir diktatör olmuş ve ekonominin çöküntü içinde olmasından yararlanarak büyük miktarda parayı zimmetine geçirmişti. Öyle ki, emperyalist ABD’nin Küba’yı içki, kumar ve fuhuş merkezi yapmasına dahi göz yummuştu. Küba, siyasi katılımın elitlere servet biriktirme fırsatları sunduğu köklü bir yolsuzluk geleneği ile karakterize edilir hale gelmişti.
1952 darbesi ile ikinci kez iktidarı ele geçiren diktatör Batista’ya karşı çıkanlar arasında, darbeye Küba yargısı ile itiraz etmeye çalışan biri ve genç bir devrimci olan, Fidel Castro da vardı. Çabalarının sonuçsuz kalması üzerine, 26 Temmuz 1953 tarihinde Küba ordusunun Moncada Kışlası’na silahlı bir girişimde bulunmuştu. Başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Fidel Castro ve arkadaşları Diktatör Batista rejimi tarafından tutuklanmış ve gözaltındayken kardeşi Raul ile birlikte 26 Temmuz Hareketi’ni kurmuşlardı. Diktatör Batista, halkın onayını kazanmak amacıyla Moncada Kışlası olayında hayatta kalanlara af çıkarmış ve Castro kardeşler Meksika’ya sürgün edilmişlerdi. Sürgünde oldukları sırada, motosikleti ile Güney Amerika yolculuğuna çıkan ve nihai hedefi Peru’da Amazon Nehri kıyısındaki San Pablo cüzzamlı hastanesinde gönüllü olarak birkaç hafta geçirmek olan genç bir doktor ile tanışmışlardı. Tanıştıkları bu kişi, motosiklet yolculuğu boyunca, bakır madenlerinde ağır koşullarda çalışan madencileri, Atamaca Çölü’nde battaniyeleri dahi olmayıp zulme maruz kalan insanları, zengin toprak ağalarına ait küçük arazileri işleyen çiftçilerin yoksulluklarını, ABD egemenliğinin adaletsizliğine ve sömürgeciliğin buranın asıl sakinlerine getirdiği acıları gören ve tüm bu olumsuzlukların içerisinde cüzzamlı kolonisinde yaşayan insanlar arasındaki dostluk ve dayanışmalarına da tanık olan genç bir doktor, Ernesto Che Guevara idi.
Fidel Castro’nun devrim planının ilk adımı; eski, sızdıran bir kamara kruvazörü olan Granma ile Meksika’dan Küba’ya saldırmaktı. Küba’ya doğru 25 Kasım 1956 tarihinde 82 devrimci yoldaşı ile birlikte yola çıktılar. Karaya çıktıktan kısa bir süre sonra Diktatör Batista’nın ordusu tarafından saldırıya uğradılar. Che Guevara bir arkadaşının düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbi malzemelerini bıraktı ve bu Che’nin hayatında sembolik bir an oldu. İşte o an Che Guevara doktorluktan tam bir devrim savaşçısına dönüştü. O artık Comandante idi. Fidel Castro ve Che Guevara saldırı sonrasında hayattan kalan 12 devrimci yoldaşı ile birlikte Sierra Maestra dağlarına sığındılar. 26 Temmuz Hareketi’nden, yerel köylülerden ve Frank Pais’in (Diktatör Batista rejiminin devrilmesi için mücadele eden Kübalı Devrimci) devrimci yoldaşlarından aldıkları destekler ile yeniden toparlandılar. Direniş yaklaşık 2 yıl kadar sürdü ve bu süre içerisinde aldıkları destekler ile sayıları 200’e ulaştı. Yaklaşık 40 bin kişilik Diktatör Batista kuvvetlerine saldırılar düzenleyerek mevcut rejimi yıpratmayı amaçladılar.
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen Che Guevara, komutanlık görevini aynı zamanda bir öğretmen olarak da görüyor, çatışmalar arasındaki molalarda komutasındaki savaşçılarına Stevenson, Cervantes ve İspanyol şairlerinden okumalar yaparak onların dirençlerini ve morallerini her zaman ayakta tutuyordu. Bu görevleriyle Che, José Martí’nin “sınır tanımayan okuryazarlık” ilkesinden esinlenmiş, devrimci yoldaşlarının, Che’nin “cehalete karşı savaş” olarak adlandırdığı şekilde, birlikte yaşadıkları ve savaştıkları eğitimsiz köylülere okuma yazma öğretmek için günlük zaman ayırmalarını da sağlamıştı. Öyle ki, Che’nin komutası altında savaşan Tomas Alba daha sonraları “Che, sert ve talepkâr olmasına rağmen seviliyordu. Onun için hayatımızı verirdik.” demiştir. Fidel Castro ise Che Guevara’yı, zeki, cesur ve askerleri üzerinde büyük bir ahlaki otoriteye sahip, örnek bir lider olarak tanımlamıştı.
Diktatör Batista kuvvetleri yapılan bu devrimci saldırılara karşılık vermeye gönülsüzdüler. Halkın da birçoğu Fidel Castro önderliğindeki devrimci gruba karşı sempati besliyordu. Batista, devrimci gruba karşı saldırılarını artırarak operasyonlarına hız kesmeden devam ediyordu. Ancak her seferinde başarısızlığa uğruyordu. Bir süre sonra artık hamle sırası Fidel Castro önderliğindeki 26 Temmuz Hareketi’ndeydi. 21 Ağustos 1958 tarihinde başlayan bu hamleler başarılı olmaya başlamıştı. Fidel Castro önderliğindeki Oriente bölgesinde 4 cephe kurulmuştu. Batista saldırısı sırasında ele geçirilen cephaneler oldukça işe yaramış ve Castro güçleri seri halde zafer kazanmaya başladı. Bu sırada, Che Guevara önderliğindeki 3 ekip de Santa Clara’ya doğru ilerlemekteydi. 30 Aralık 1958’de Yaguajay Çarpışması’nı kazanmışlar ve önemli bir başarı elde etmişlerdi. Ertesi gün, yani 31 Aralık 1958’de Santa Clara şehri Che Guevara önderliğinde ele geçirildi. Diktatör Batista rejimi için artık yolun sonu görünmüştü. 1 Ocak 1959’da Santa Clara’nın da ele geçirildiği haberini alan Batista paniğe sürüklenmiş ve haberi aldıktan saatler sonra ilk uçakla Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmıştı. Nihayet Batista devrilmiş ve Fidel Castro’nun Batista’ya karşı olan güçlerin en önde gelen lideri haline gelmesiyle Batista rejimi dağılmıştı. Fidel Castro, Batista’nın kaçtığını öğrenmiş ve Santiago de Cuba’yı almak için görüşmelere başlamıştı. 2 Ocak 1959’da Albay Rubido, askerlerine Castro güçleriyle savaşmamalarını emretmiş ve savaşmadan şehir ele geçirilmişti. Che Guevara da Havana’ya aynı saatlerde girdi. Santa Clara’dan Küba’nın başkenti Havana’ya gelirken hiçbir güçle karşılaşmamışlardı. 6 Ocak’ta Fidel Castro Havana’ya ulaşmıştı. Artık Küba’nın yeni başkanı ve lideri belli olmuştu.
Sizlere bu yazımda Sosyalist bir devrimin anatomisini özetin çok daha özet bir hali ile anlatmaya çalıştım. Küba Sosyalist Devrimi’ni anlatmak için sayfalar dolusu makaleler yazılabilir. Yalnızca 82 yurtsever devrimci ile başlayan ve zulme karşı verilen bu büyük devrim mücadelesini anlayıp, anlamlandıranlar ile birlikte, sayıları her geçen gün artan bir devrimi yazmaya kelimeler dahi yetersiz kalabilir.
Bugün tarihlerden 7 Ocak 2026. Peki neden Küba Sosyalist Devrimi’ni bugün daha çok anlamalı ve anlamlandırmalıyız? 67 yıl önce bugün, yani 7 Ocak 1959 tarihinde emperyalist, kapitalist ve sömürgeci ABD, Sosyalist Devrim sonrası yeniden kurulan Küba Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeni hükümetini, Fidel Castro Hükümeti’ni tanımak zorunda kalmıştır.
Emperyalist bir devlet olan ABD’nin Venezuela’yı işgali sonrasında sevinç naraları atan bir kısım yerel halkı anlamak gerçekten çok imkânsız. Petrol rezervi 300.878 milyon varil, altın rezervi ise 161 ton olan bir ülke Venezuela. Demokrasi, barış, adalet palavraları adı altında hukuksuz bir şekilde, başka ülke topraklarını işgal etmeyi kendine düstur edinmiş ve kendisini dünyada adaleti sağlayacak tek yetkili karar organı olarak gören emperyalist ABD’nin, Venezuela topraklarını yine aynı palavralar ile işgal etmesinin altındaki en önemli sebebin petrol ve altın rezervleri olduğunun bilincinde olmayan ve ülkelerinin emperyalist bir işgal halinde olmasını alkışlarla karşılayan bir kısım Venezuela halkı, ABD sömürgesi bir ülke konumuna geldiklerini anladıklarında iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Trump’ın söylemlerine bakıldığında, Meksika, Kolombiya ve Küba’nın yanında İran, Grönland, Ortadoğu için de ABD’nin işgal tehdidi açıkça görülüyor. Sadece Güney Amerika’da değil dünya genelinde dengeler değişiyor ve emperyalist ABD daha saldırgan politikalar benimsiyor.
İşte böylesi bir zamanda Küba Sosyalist Devrimi’ni anlamak gerekliliği kaçınılmaz bir gerçekliktir. Tam da devrimin başarılı olduğu ve emperyalist ABD’nin, Sosyalist Fidel Castro Hükümeti’ni tanıdığı bugün, yani 7 Ocak tarihinde.
Küba Halkı 1959 yılına emperyalizme karşı verilen onurlu bir mücadelenin ardından aydınlık bir devrim ile merhaba demişti. Devrimin üzerinden geçen 67 yıl sonrasında bugün yeni bir yıla emperyalist ABD’nin işgal ve zulmü altında giriyor dünya halkları. Küba Sosyalist Devrimi’nin onurlu mücadelesi, emperyalizme ve zulme başkaldırışı 2026 yılında tüm dünya halklarına ışık olmalı. Özgürlük için, bağımsızlık için, adalet için, eşitlik için mücadele etmenin kutsallığını bugün daha fazla idrak etmelidir halklar.
Comandante Che Guevara’nın söylediği gibi; “ Özgürlüğün en büyük düşmanı, halinden memnun kölelerdir. ”
Fidel Castro’ya, Ernesto Che Guevara’ya ve Küba Sosyalist Devrimi’nde mücadele eden tüm Özgür Küba Halkı’na saygıyla…

İyi yazamıyorsan iyi düşünemezsin, iyi düşünemiyorsan senin yerine başkaları düşünür.
