"Enter"a basıp içeriğe geçin

Televizyonun birleştirici gücü

Teknolojinin kısa zamanda biz insanlara yaptıkları ve yaptırdıklarını düşündükçe bugüne inanamıyorum. Birkaç sene öncesine kadar “uzman” olduğu iddia edilen kişiler her fırsatta televizyonun zararlarından bahsederdi. Tezata bakın ki bunu da çoğu zaman televizyon ekranlarında yaparlardı. Yaşı daha büyük olanlar misafirlikte açılan televizyonların muhabbetleri engellemesi gibi nedenlerle televizyondan sürekli şikayetçi olurlardı.

Hoş geldik bugüne… İnsan ve akıllı telefonu bireyselleşen bir dünyanın içinde sürüklenip gidiyorlar. Arkadaş buluşmalarında, akraba oturmalarında bile herkes kendi sanal dünyasında geziyor. Herkes herkesten bihaber. Konu sosyal medyaya gelince ise işin rengi değişiyor. Yediği yemeyi, gezdiği yeri paylaşmayan yoktur herhalde. Bırakın muhabbet etmeyi biriyle yanlışlıkla göz göze gelmek bile imkansızlaştı.

Yaşadığımız dünyayı düşününce televizyonun birleştiren yanını özlememek mümkün değil. Herkesin eliyle gezindiği, gerçek olmayan, bireyselleşen ve yalnızlaşan bugünle karşılaştırarak düşününce herkesin aynı anda aynı şeyi izlemesi ne güzelmiş. Ortak yönler ve hisler barındıran televizyonun da kıymetini bilemememişiz meğer. Nimetmiş de haberimiz yokmuş! Zira artık televizyon eski önemini yitirdi. Daha önce radyonun başına gelenler artık televizyonun da kaderi. Artık o bile cep akıllılarına girdi. İnternet dizileri, televizyon platformları almış başını gidiyor.

Sözüm internet teknolojilerine değil, zira yarın karşımıza ne çıkacağı belli değil. İş robotlardan bile geçti, yapay zeka gibi bir şey söz konusu artık. Nereye gideceği de belli değil. O sebeple televizyon hakkında konuşan uzmanların düştüğü duruma düşmek istemiyorum. Sözüm teknolojinin sunduğu her imkanı abartarak, içine düşerek, bağımlısı olarak kullanan biz insanlara. “Uzmanlar”ın hatası da buydu. Bağımlı olma durumuyla değil de televizyon bağımlılığıyla mücadele etmek istediler. Bir sonraki aşamada insanın insandan kopması durumunun daha fazla olacağını düşünmek yerine tamamen televizyona odaklandılar. Öngörmek ne kadar elzem bir eylem. Bu “uzmanlar” bugünleri gördükten sonra beterin beteri var diyorlar mıdır acaba?

Ve kışın son ayına girerken…

Haftasonu ne yapmalı temalı gazete sayfalarını okurken bu mevsimin bize salonlardan ve kapalı ortamlardan başka şans tanımadığına birkez daha şahit oldum. Bazı insanlar salon etkinliklerini dışarıya tercih edebilir. Bazılarıysa tam tersi. Hele bir de benim gibi yaz insanıysanız bu durumun ne kadar acı verici olduğunu tahmin edebiliyorum.

Sonbaharda ruhum rahatsız olmaya, yatak döşek “yaz gelsin” demeye başlar benim. Ağaçlar can çekerek yapraklarını döküyor, Güneş o kadar çabalamasına rağmen ısıtamıyor, toprak verimini kaybediyor. Kısaca her şey kuruyup gidiyor. Yaptıkları bununla da sınırlı değil acımasız sonbaharın. İnsan özgürlüğüne ket vuruyor. Kolundan sürükleyip eve hapsediyor sanki. Gecelerimizi çalıyor zira artık geceler soğuk ve ıslak. Şimdi tüm bunlara evinin penceresinden şahit olan bizzat sonbahar tarafından hapsedilmiş, sınırlandırılmış bir insan olarak ben bu mevsimin neresini seveyim ki? Gardiyan sevilir mi? Benim mantığım bu.

Bir de kış var tabii ki. Kar yağdığı zaman her şey bembeyaz oluyor onun dışında durum tam olarak şöyle: sonbahar süreli hapis, kış müebbet. Bu yıl(en azından şu güne kadar) kar da yağmadı. Sadece soğuk bir kış mevsimi yaşadık. Bir türlü ısınamadığımız, sevemediğimiz insanları bile “çok soğuk biri” diye nitelendirirken buz gibi bir mevsimin sevilecek bir tarafı olabilir mi? Ağaçlar artık tamamen çırıl çıplak. Kalkıp gidecek kudretleri ve ayakları olsa eminim kaçarlar sıcak bir yere.

Alışılmış bir çaresizliktir kış. Sonbaharın o gaddar yüzünden sonra pek de tınlatmaz hani. Sonrasında gelecek mevsim de ilkbahar olunca sabırlı mevsimdir de. Şimdi şubattayız. Kışın son ayı. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” gibi bir atasözümüz de var ama görünüşe göre kuzey yarım kürenin acısını dindirecek ilkbahara ve sonrasındaki yaza çok yaklaştık.

Sonbahar ve kış asla bana göre mevsimler değiller evet. Ben yaz insanıyım. Yeşil ve maviden, ağaç ve denizden daha çok sevdiğim çok az şey vardır. Bana kat kat giysi giydiren, beni eve mahkum eden mevsimleri sevmiyorum evet. Bana özgür giyinme, özgürce bir yerlerde bulunma hakkı verenden yana gönlüm. Yine de dört mevsimin her birine ayrı ayrı şükürler olsun. Sonbahara da kışa da… En çok da ilkbahar ve yaza. Dört mevsimi yaratana hamdolsun. Bir dolu etkinliği geçtim. Pencerenin kenarından dışarıyı izleme mevsimi bitiyor artık. Özgürlüğe az kaldı!

Not: Hafta sonu siyasetin ve gündemin fişini çekip dinlenmeye ne dersiniz?

Mehmet Günesen

Fani.

Galatasaray Üniversitesi – İletişim Fakültesi.