"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hayvanı Sömüren İnsan İnsanı da Sömürür

Hayvanı Sömüren İnsan İnsanı da Sömürür

 

İnsanlar, var oluşlarından bu güne yaşamın çeşitli evrelerinden geçerek geldiler.

Önceleri meyve toplayarak veya bitki kökleriyle beslenerek yaşamlarını devam ettiren insanlar, otçulluktan etçilliğe geçişle birlikte, hayvanları ehlileştirmeyi öğrendikten sonra yaşam şekli ve düşünceleri değişti.

Özellikle buzul çağları dönemlerinde, kuzeyde yaşayıp buzul çağlarından fazlasıyla etkilenen, meyve ve bitki kökü bulamayan, açlıkla mücadele etmek zorunda kalan insanlar, zorunlu koşulların da dayatmasıyla avcılığa geçiş ve etçilleşme sürecini yaşadı.

Avcılığa geçiş, hayvanların yaşamlarından gördükleri ve öğrendikleriyle başlamıştı. Hayvanlar, yaşamak için avlanıyorlar ve avladıkları hayvanların etleriyle besinlerini sağlayıp yaşamlarını devam ettiriyorlardı.

O dönemlerde hayvanlar iriydi ve insanlar nasıl avlanacaklarını bilemiyorlardı. Meyveler için kullandıkları basit aletlerini geliştirmeye, avcılığı öğrenmeye başladılar.

Avcılıkla birlikte ilk toplumsal iş bölümü de başlamış oldu.

Meyve ve bitki kökleriyle beslendikleri, kimsenin diğerine muhtaç olmadığı dönemlerde iş bölümüne de ihtiyaç yokken, buzul dönemini mağaralarda geçirmek zorunda kalan insanlardan kadınlar, çocuklarına bakmak veya hamilelik süreci nedeniyle av sürecine katılamadıkları için avcılık işi erkeklere kalıyor, avın parçalanması, bölüşüm ve hazırlanmasını da kadınlar yürütüyordu.

Besin ihtiyacının erkekler tarafından karşılanması, erkekleri toplumsal anlamda güçlendirdi ve bu iş bölümü daha sonraları kadınların köleleşmesini de getirecekti.

Buzul çağı dönemleri sonrası etçilleşen insan, çok zor ve ölümcül olan avlanma yerine, hayvanları ehlileştirme ve kullanma yollarını denedi, buldu ve kullandı.

Hayvanların köleleştirilmesi anlamına gelen evcilleştirme sonrası besin ihtiyaçlarını karşılamak kolaylaştı.

Hayvanların etinden, sütünden, yumurtasından, derisinden, kemiğinden ve pisliğinden, kısaca neredeyse her şeyinden faydalanıyor, hayvanları sömürüyordu!

İnsanların sürüler halinde beslediği hayvanların, doğadan gelen yaşamsal hakları kalmamıştı!

Yavrusu için ürettiği sütü, üremek için oluşturduğu yumurtası insanlar tarafından gasp ediliyor, gerektiğinde öldürülerek eti ve diğer organları besin olarak, derisi ve kemikleri ise diğer ihtiyaçlarda kullanılıyordu.

Köpekler, korunma ve güç, kediler ise zararlı hayvanları yok etme amaçlı ehlileştirilip köleleştirildiler. Öyle ki ehlileşerek köleleşen ve kolay besin bulma imkanına kavuşan kedi ve köpek doğada yaşayamaz hale geldi.

Ehlileştirilen hayvanlar, insanların ilk köleleri olmuştu!

Buzul çağının getirdiği ve yaşattığı zor koşullar insanları, zor günlerde kullanmak üzere besin stoklamasına götürdü. Besinleri kurutarak veya farklı yöntemlerle uzun dönemler saklama yollarını buldu.

Besinleri uzun dönem saklama yöntemlerini bulmasıyla sadece ihtiyaç için öldürme dönemi sona erdi, stoklama için de öldürmeler başladı!

Besinleri saklama yöntemini bilmeyen/öğrenemeyenler, doğal afetler, kuraklık veya benzeri nedenlerle besinsiz/aç kaldıklarında, besin stoklayanlara saldırdı, besinlerini zor yoluyla aldı, besin saklamayı bilenleri köleleştirdi, zorla çalıştırdı ve böylece yaşamda farklı bir evreye girilmiş de oldu.

İhtiyaçlarını zor yoluyla elde edebilmeyi öğrenen insanlar, diğerleri üzerinde tahakküm kurarak insanlar arası köleleştirme dönemini de başlattılar ki kadınların da toplum içerisinde ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşüp/düşürülüp köleleşmesi de bu dönemlere rastlar.

Böylece insanlık, ilk köleleri olan hayvanları sömürerek yaşama statüsünden, insanları sömürerek yaşama statüsüne geçmiş oldu.

Hayvanları ehlileştirip/köleleştirip, sömürüyü öğrenmesiyle başlayan süreç, insanları köleleştirip sömürmesiyle devam etti.

Stokçuluk daha da büyüdü.

Stokçuluk büyüdükçe sömürü ve vahşet de büyüdü.

İnsan, önlenemez ve dizginlenemez ihtiraslara sahip oldu. Büyüdükçe daha fazlasını istedi, doyumsuzlaştı!

Oluşan sadece kölecilik ve sömürü değildi. Kadınların da köleleştirilmeleri sonucu, önceleri kadınlardan gelen soy kavramı da erkeklerin eline geçti. Soy erkeklerce belirlenmeye başladı. Böylece erkekler arasında ki elbette sadece köleci erkekler arasında soy ve soyluluk kavramları üretildi.

Soyunu belirleyebilenler “soylu” olarak anılmaya başladı.

Gerisi soysuz’du…

Elbette insanlık tarihi, tarihsel evreleri, olumlu veya olumsuz anlamda gelişmesi/değişmesi ve yaşanılan süreci iki sayfada anlatmak mümkün delidir.

Burada belirlemek istediğim iki oluşum vardı.

Köleciliğin ilk önce hayvanlar üzerinden başlaması, sonra insan toplulukları içerisinde yaygınlaşması, kadınların da bundan nasibini almasıydı.

Ses çıkarma, itiraz etme, karşı koyma, mücadele etme yeteneği olmayan hayvanların köleliği mecburen ve çaresizce kabul etmeleri belki anlaşılabilir ama itiraz etme, karşı koyma, mücadele etme yeteneği ve hakkına sahip insanların bu gibi durumları kabullenmelerini anlamak oldukça zor.

İmkanları olmasına rağmen sadece beslenmeleri gerektiği kadar avlanan, bunu vahşice değil doğal yollarla ve yetenekleri ölçüsünde yapan hayvanları görüp insanların, ihtiyacının çok ötesine varan talep ve ihtirasları nedeniyle vahşileştiklerini gördükçe, hayvanları neden vahşi olarak adlandırdığımızı da anlamak mümkün olmuyor/olamıyor.

Önlenemeyen ihtiraslarla çıkarılan kavga ve savaşlarda vahşiliğin sınır tanımazlığını ortaya koyan insan, bu vahşet ve zulüm tablosunu sadece hayvanlara değil, cins, dil, din, yaş ayrımı yapmadan tüm insanlara da uygulaması, insanın gerektiğinde ne kadar kötü olabileceğinin sınırlarının olmadığını da gösteriyor.

Vahşeti uygulayanlarının, köleci atalarından aldığı eğitim nedeniyle çoğunluğunun erkek olması da şaşırılacak bir durum değildir.

İnsanlığa yakışmayan/yakıştıramadığımız oluşumların ve bu oluşumlara neden ve ortak olanların, tekrarlanmayacak biçimde tarih sayfalarına gömülebilmesi için, insanların yarın ne olacak kaygısını yaşatmayacak oranlarla, üretimin eşit şekilde paylaşılması, adalet sisteminin gerçek anlamda adil olması, genel anlamda suç olarak kabul görülen eylemlerin asla teşvik görmemesi, suçun ayrımsız ve ayrıcalıksız cezalandırılmasının mutlaklığının oluşturulması ve toplumun bu doğrultuda ve ciddi eğitim görmesi şarttır.

Belki de (kesinlikle) sömürü ve şiddetin yoğun olduğu toplumlarda, eğitim sistemiyle bu kadar çok uğraşılmasının nedeni de budur!

 

Nami Temeltaş
1956 Elazığ doğumluyum 1977 Diyarbakır Eğitim Enstitüsünden mezunum Siyasi nedenlerle öğretmenlik yapmadım 1980 sonrası 6 yıl kadar Diyarbakır, Eskişehir ve Antep cezaevlerinde tutsak kaldım İşçi emeklisiyim