"Enter"a basıp içeriğe geçin

Eski bizlerin anısına

Geçip giden güzellikleri hatıralara bıraktık. Ve yeni yeni güzelliklere kucak açıyoruz her geçen gün. Ama olmuyor! Hiçbir şey eskiden olduğu kadar, eskide durduğu kadar güzel durmuyor işte hayatımızda. Ne o vazgeçilmez tatları alıyoruz ne de o vazgeçilmez tatları sunabiliyoruz şimdi.

Birkaç kişi bir araya gelsek, hep eskilerin güzelliğinden söz eder olduk. Fotoğraf albümlerinde sıkıştırılmış hayatları, her baktığında gözlerin dolarak anıyorsan eğer güzel anılara sahipsin demektir. Ah o eski günler! Ne de güzeldi, yazı güzeldi kışı güzeldi. Sevdaları güzeldi, dili güzeldi. Dinlediğin şarkılar, türküler bile birbirinden güzeldi. “İnsanın kendine yaptığını, kimse kimseye yapmıyor” derler ya, işte biz tüm bu güzellikleri el birliğiyle yok etmeyi başardık.

Neden diye sorma! Çünkü kimse bu sorunun cevabını da bilmiyor. Bildiğimiz tek şey var ki, her geçen gün kıymetini bilmediğimiz günlerin ve güzelliklerin değerini anlar olduk.

“Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna… Ve papatyaları seviyor, sevmiyor uğruna; derken ömrü tükettik bir hiç uğruna…” Ne de güzel anlatmış Sezai Karakoç. Hayat dediğimiz kısa yolda biz bize ne yaptık böyle? Nasıl tükettik koca bir ömrü?

Değerlerimize sahip çıkamadığımız gibi, onların yok olmasına da göz yumduk. Özgürlük deyip hapsettik her birimizi, yeni dünya düzenine. Özgürlük dedikçe daha çok sahip olmak istedik her şeye. Oysa özgürlük, vazgeçmekti bilemedik. Vazgeçemedik alıştığımız rahat hayattan, kolaylıklardan. Modern hayat uğruna özgürlüğümüze kelepçe taktık işte. Sürgün yedik her birimiz bir tarafa. Kimi memleketten gurbete, kimi kendi yalnızlığında bir bilinmeyene…

Neden bu kendimize yaptığımız zulüm? Hep olmayacaklar için, hep daha fazlası için. Olmayacak işlerin peşinden koşup yorulduk lakin sırtımızı dayayacak dağı bile feda ettik yol uğruna. Arnavut kaldırımlı sokaklara asfalt döktük, kararttık tıpkı yüreğimiz gibi. Gölgesine sığındığımız ağaçların yerini çoktan reklam panoları aldı bile. Mahalle bakkallarının yerine kocaman marketler kurulmuş, çocuklara şeker dağıtmıyorlar artık. Dev binaların içinde insan küçücük kalıp, kayboluyor beton yığınlarının arasında.

Üstelik kelepçeyi bir tek kendi hayatımıza değil, manevi zenginliklerimize de taktık. Esir ettik bizi biz yapan değerleri, televizyon programlarına ve telefon mesajlarına. Bayramlar üç beş mesajdan ibaret oldu. Büyükler gelmeyeceklerin yolunu beklerken, küçükler gidecekleri yolları çoktan unuttu bile. Ramazanlar, sokaklarda kurulan ramazan çadırlarında hapsoldu. Oysa ramazanlar ne de güzel geçerdi. Birlik demekti, paylaşmak demekti. Açın hâlini anlayıp, tefekkür demekti. Havada ramazanın huzuru, evlerde bereketi gezerdi hep…

Hele o iftar sofralarını anlatmama gerek var mı? Sokaklarda beklerdik top sesini. Çocukluk işte, duyan hızla eve koşardı. Yarışırdık, iftar sofralarında en önce yer alabilmek için. Ah o sofraların güzelliğini, ramazanın dili olsa da anlatsa keşke. Şimdiki gibi çeşit çeşit yemekler olmazdı elbet, ramazana yakışır biçimdeydi sofralar da. Karnımızı doyuracak çoklukta. Ama kalabalık, ama neşeli, ama huzur doluydu. Zaman geçtikçe sofraların kalabalığı da bereketi de azalmaya başladı. Kimse kimseyi evinde ağırlamıyor artık. Çünkü iftar çadırları dolmaya, evler boşalmaya başladı. Belki kuruluş amaçları farklıydı ama her şeyde olduğu gibi onu da değiştirmeyi başardık.

Sonunda özgür olduk, hem de çok… Ne değerlerimiz ne de birliğimiz ve beraberliğimiz kaldı yanımızda. Özgür ama yalnız kaldık. Bizi biz yapan değerleri de tıpkı fotoğraflardaki biz gibi geçmişte bıraktık, geleceğe ayak uydurabilmek uğruna. Aslında yazacak çok şey var da olmuyor işte. Yazamıyorum, sığdıramıyorum sınırlı kelime sayısına. Ama anlatmak istediğimi anladığınızı da biliyorum. Her güzel şeyi yıksak da gönülden gönüle kurduğumuz köprüleri yıkmadık daha.

Öyle süslü kelimelerle falan da yazamıyorum üstelik. Tıpkı eskiden olduğu gibi eski kelimelerin eski anlamlarıyla yazıyorum. Yeni ama anlamsız kelimeleri ise bilmiyorum. Bildiğim ve anlatmak istediğim tek şey varsa ne özgür olup vazgeçebildik ne de vazgeçebilmek için özgürleştirebildik bu hayatta.

Eski ramazanların değil, eski bizlerin anısına…

Sevgiyle…

 

 

 

Fotoğraf Kaynak: Fotokritik.com

Fadime Çetinkaya

30 Ekim 1978 doğumlu, her şeyden önce kul, sonra evlat, eş ve anne olma çabasında…
Yazdıkça öğrenenlerdenim…