"Enter"a basıp içeriğe geçin

Konuşabilmek mi? Konuşmayı bilmek mi?

“Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır” derler ama, yine aynı dil inanın o yılanı bile kaçırmayı başarabilir. İnsanoğlunun muhteşem yaradılışındaki bir sır ise, konuşmamıza vesile olan dildir. İnsanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan bir araç olarak da tanımlanır. Neyi istersen, hangi harfi istersen o harfe dönüşür ve dökülüverir kelimeler birer birer.

Sıralanan harflerden oluşan sözler, çıkınca bir kere ağzından geri dönüşü olmuyor işte. Söylediğim cümleler ne ifade ediyor? Diye düşünmek nafile artık. Bu yüzden “söz gümüş ise, sükût altındır” değil, sükût etmek elmas değerinde bu aralar.

En büyük özelliklerimizden biri olan, insanı insan yapan konuşabilmek ise o kadar basit oldu ki, “ağzı olan konuşuyor” deyiminin tam da zamanı. Boş konuşmak marifet sayılıyor neredeyse. Konuşabilmek ve konuşmayı bilmek arasındaki farkı herkes göremez hâle geldi. Üstelik konuşabilenler, konuşmayı bilenleri ise duymamakta ve onları anlamamakta ısrar ediyorlar. Laf kalabalığı o kadar arttı ki, sesimizi duyamaz olduk.

Bakıyorum da, ne diller dökülüyor ne sözler sarf ediliyor bir hiç uğruna. Boşa sarfedilen her söz, gün gelip çıkıyor karşımıza. Sonra veryansınlar başlıyor “bunu ben mi demiştim?” Diye. Düşünmeden söylenilenler, geri dönüşü olmayan bir yola sokabiliyor insanı. İki düşünüp, bir konuşmalıyız. Ya da bir fikrimiz yoksa bu ısrarcı anlatım niye? Bilmediğimiz bir şeyi anlatayım derken ne kadar da küçük düşürüyoruz kendimizi.

Bilmiyoruz efendim! Ne konuşmayı bilmeyi ne de dinlemeyi bilmeyi. Bunları bilmeyince istemeyi de beceremiyoruz. Sarfettiğimiz kaba saba sözlerle karşımızdakinden incelik bekliyoruz. Ağzımızdan çıkan söz, bir ok misali kalbi delip geçiyorsa eyvah! Nerede kaldı kırmadan, dökmeden anlaşabilmek ve insan olabilmek?

Aslında çocuklarımıza ilk öğretmemiz gerekenlerden bir tanesi de dinlemeyi ve konuşmayı bilmeyi öğretmek olmalı. Konuşabilmeyi demiyorum, ağzı ve dili olan konuşabiliyor nasılsa. Konuşmayı bilmeyi öğretmek gerekir, ta en başından.

Ah bu dil! Bir de kemiği yok derler. İyi ki de olmamış, ya bir de olsaydı? Konuşabilmek için kimleri kırıp geçerdik. Son sıralar karşındakini konuşarak susturmak erdemlik sayılır oldu. Öyle ya, nasıl olur da karşımızdaki bizden daha iyi bilir? Üstelik “sustuğuna göre ben haklıyım” bakışı zafer sayılıyor. Bu aralar herkes, her şeyi herkesten daha iyi biliyor. Etrafta Filozoflar kol geziyor sanırsın. Hele de azıcık alttan alıyorsanız şayet, daha da bir üzerinize geliyor kelimeler. Sırf bu yüzden bile susmak geliyor içimden, egoların kazandığı zaferi görebilmek için. Susmak geliyor içimden, sadece konuşabilen insanları cezalandırmak için ve konuşmayı bilenleri susturdukları için…

“Konuşabilmek ve konuşmayı bilmek arasında büyük bir fark var. Mesela çoğu insan ikincisini bilmez”

Ah Cemal Süreya! Dün nasılsa, bugün de çoğu insan ikincisini bilmiyor işte. Bugün suskunluğumu yazarak bozmak istedim. İstedim ki, en önce kendimize konuşabilmeyi değil, konuşmayı ve dinlemeyi bilmeyi öğretelim. Üstelik tek başına konuşmayı bilmek de yetmiyor, dinlemeyi bilmiyorsak eğer. Marifetin konuşabilmekte  olmadığını bir kez daha yazmak istedim.

İnsan, “acaba ben konuşabilen mi, yoksa konuşmayı bilen biri miyim?” Diye sormalı kendine.  İkincisini bilenlerden isek, sükût vaktidir o an. Gereksiz konuşanlara karşı sükût vaktidir. Umarım susmaya gerek kalmadan, konuşmayı bilen insanlarla karşılaştırır hayat bizi.

Son olarak:

Marifet; faydasız ilim öğrenmek ve öğretmek de değil, konuşmayı bilmeyi, istemeyi öğrenmeyi, gerektiği yerde şükretmeyi, karşılıksız iyilik yapabilmeyi, affetmenin erdemlik olduğunu, özür dileyebilmeyi, sevebilmeyi ve her şeyden önce insan kalabilmeyi öğrenmektedir….

Sevgiyle…

 

 

 

 

 

 

Fotoğraf Kaynak: www.cozumınsankaynakları.com

Fadime Çetinkaya

30 Ekim 1978 doğumlu, her şeyden önce kul, sonra evlat, eş ve anne olma çabasında…
Yazdıkça öğrenenlerdenim…